banner1199

banner1202

banner1197

banner1203

Almanya'nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer'den derin iz bırakacak tahlil: Batı'nın sonu

ABD’nin Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve Ukrayna’daki hezimetlerini “kaybedilen anlamsız savaşlar” olarak değerlendiren Almanya’nın Eski Dışişleri Bakanı ve Eski Başbakan Yardımcısı Joschka Fischer, Washington’un artık Avrupa’nın güvenliğini sağlayamayacağını, küresel ölçekte yükselen gücün Çin olduğunu tespit ederek, Atlantik Bloku’nun da fiilen sona erdiğini ilan etti. 12 Aralık 2016’da Süddeutsche Zeitung’da yayımlanan Fischer’in tahlillerinin geniş yankı uyandırması, derin iz bırakması bekleniyor.

DÜNYA 14.12.2016, 12:32 14.12.2016, 12:44
Almanya'nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer'den derin iz bırakacak tahlil: Batı'nın sonu

Almanya Eski Dışişleri Bakanı ve Eski Başbakan Yardımcısı Joschka Fischer (1998-2005), Almanya’nın önde gelen gazetelerinden Süddeutsche Zeitung’da yayımlanan ve “BATI’NIN SONU” başlığını taşıyan çarpıcı makalesinde son derece önemli tespitlerde bulundu: “ABD ve Avrupa Birliği kaybediyor, Batı dünyası gözlerimizin önünde çöküyor, Trump’ın seçimi ABD’nin iç ve dış politikasını tahminlerimizin ötesinde değiştirecek, Trump’ı seçenler, ABD’nin dünya hâkimi olmasını istemiyorlar, ABD içine kapanırken, Avrupa’da bilinen eski milliyetçilikler hortluyor, gelişmekte olan Büyük Çin yeni Süper Güç oluyor,” (Süddeutsche Zeitung, 12.12.2016).

Partisinin Reelpolitik kanadını kuranlar arasında yer alan Yeşiller Partisi Eski Lideri Joschka Fischer, Avrupa Birliği’ni oluşturan milli devletlerin egemenliklerinden feragat ederek, Avrupa Birleşik Devletleri’nin  kurulmasını 2000 yılların başında gündeme getirerek geniş yankı uyandırmıştı. 

Ancak Alman devletinin ve sermaye çevrelerinin bu isteği, özellikle Fransa ve Hollanda’nın milli devletleri savunan direnişini aşamayarak tarihi bir tartışma olarak kalmıştı. Fischer’in “Batı’nın Sonu - Transatlantik Bağlılık” başlığını taşıyan makalesinin derin iz bırakacağı, Avrupalı aydınlar arasında önemli tartışmaları tetikleyeceği kaçınılmaz.

Fischer’in Dışişleri Bakanlığı döneminde, 1999 yılında Alman Ordusu, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez yeniden bir savaşta (Kosovo Savaşı) aktif yer almış, kara ve hava kuvvetleri ile katılarak ülke içinde büyük tartışmalar yaşanmıştı. 1970’li yıllarda aşırı Sol çevrelere yakınlığı ile bilinen Joschka Fischer ve SPD’li Başbakan Gerhard Schröder tarafından yönetilen Alman Hükümetleri (1998-2005), 11 Eylül sonrası ABD’nin Afganistan işgaline destek verirken, Irak işgali sürecinde Washington’un arzuladığı desteği sunmadığı gibi Rusya ile stratejik ilişkileri derinleştirerek, Amerika ile Almanya arasında, etkileri günümüze kadar devam eden, büyük bir güven bunalımına ve çıkar çatışmalarına neden oldu.
Bir tarafta çokkutuplu devlet sistemin savunan, diğer taraftan ekonomik nedenlerden ABD’nin Batı’nın güvenliğini savunmaya devam etmesini arzulayan Schröder-Fischer Hükümeti, sadece 2004-2005 yıllarında toplam üç kez ve her seferinde 400 işadamını da yanlarına alarak Çin’i ziyaret ettiler.

Fischer, Alman siyaset dünyasının önemli isimlerinden. Başbakan Yardımcılığı ve Almanya Dışişleri Bakanlığı görevlerine partisinin 2005 Genel Seçimleri yenilgisi nedeniyle devam edemeyerek, 2006 yılında milletvekilliği görevinden ayrıldı.
68 yaşındaki Joschka Fischer, yazdığı kitaplarının yanı sıra, siyaset sonrası üstlendiği görevlerle de gündemde kalmaya devam etti. Babası kasap olan Fischer, ABD’nin tek kutuplu dünya devletler sistemini, üretimden kopuk sermayenin hâkimiyetini savunan, Amerikancı Turuncu hareketlerin mimarı, milyarder  George Soros’un finanse ettiği, katı Atlantikçi “European Council on Foreign Relations” (Avrupa Dışilişkiler Konseyi) düşünce kuruluşunun kurucusu ve yöneticisi olarak, bir dönem Princton Üniversitesi bünyesindeki Woodrow Wilson School’daki Öğretim Üyeliği, küresel sermaye kuruluşları Goldman Sachs, Barclays’in yanı sıra BMW, Siemens, Alman enerji devi RWE ve Avusturya petrol şirketi OMV gibi milyarlarca dolar ciro yapan Batılı şirketlerde görev almasıyla, siyaset ve iş dünyasının kapasitesini en iyi bilen uzmanlar arasında yer alıyor. 

Berlin’de yaşayan Joschka Fischer’in Süddeutsche Zeitung için kaleme aldığı ve derin iz bırakması beklenen makalesinin tam metnini Ulusal Kanal okuyucuları için yayımlıyoruz: 

Transatlantik Bağlılık
BATI’NIN SONU:
    

Joschka Fischer
(Süddeutsche Zeitung, 12.12.2016)

Trump’ın yönetimindeki ABD, içine kapanacak. Soru şu ki, ne kadar hızlı ve radikal olacak. Bildiğimiz Batı dünyası çökecek. 

Donald Trump’un ABD’nin 45. Başkanı seçilimesiyle artık bu iş bitmiş gibi, “şimdiye kadar” bildiğimiz “Batı”ya veda kesinleşmiş gibi. Transatlantik dünyayı kapsayan Batı kavramı, 20. yüzyıldaki iki dünya savaşı ve devamında 40 yıl süren Soğuk Savaş döneminde şekillenmişti. Batı, günümüze değin dünyaya hâkimdi. 

“Batı”yı Garp ile karıştırmayalım [Ulusal Kanal’ın notu: Fischer burada Batı yerine Abdenland sözcüğünü kullanıyor. Türkçe’de karşılığı olmayan Abendland sözcüğünü bu metinde Garp olarak veriyoruz. 16. yüzyıldan bu yana Avrupa’da Batı’ya Abendland denirken, bu sözcükle  Avrupa’nın ortak Hristiyan ve Yunan-Roma kültürüne vurgu yapılıyor]. Batı ve Garp [Abendland], her iki sözcük de birbirine ait. Batı, dini, kültürel ve değerler açısından Garp’dan ayrı düşünülemez. Ancak yine de Batı ile Garbı ayrı ele almak gerekir. Garp, Akdeniz’den ilham almıştır. Alp dağlarının kuzeyinde yer alan ülkeler Garbın gelişim sürecine çok önemli katkılarda bulunsalar da, temel olarak ilham kaynağı Akdeniz olmuştur. Ancak Batı ise Atlantik’tir, 20. yüzyılın ve 20. yüzyılın büyük savaşlarının çocuğudur. 

Birinci Dünya Savaşı başlangıçta İtilaf devletleri ve Antant ülkeleri arasında cereyan eden bir Avrupa savaşı idi. 1917 yılında, ABD’nin de savaşa katılması ile söz konusu Avrupa Savaşı gerçek anlamda bir Dünya Savaşı’na dönüşüverdi. Ve böylece bugün Batı dediğimiz şey oluşmaya başladı.   

Batı’nın adeta kuruluş senedi olan Atlantik Bildirisi, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın Sovyetler Birliği’ne saldırması sonucunda, Ağustos 1941’de Britanya Başbakanı Winston S. Churchill ve Franklin D. Roosvelt tarafından imzalandı.  

NATO’nun kurulması, günümüze değin Avrupa’nın güvenliğinin ABD tarafından sağlanması, serbest piyasa ekonomisini savunan, hukuk devletinden yana, ortak değerleri savunan, özgür demokratik ülkelerin birliğinden oluşan ittifakın 40 yılı aşkın bir süre Sovyet tehdidine karşı göğüs germesinin temelleri Atlantik Bildirisi’nde atıldı. 

Trump, başarı reçetesinden asla vazgeçmeyecektir

Demek ki Batı’nın temelleri, ortak siyasi, toplumsal ve kültürel değerlerin yanı sıra, ABD tarafından sağlanan ortak güvenlik politikalarına dayanıyor. Çekirdeğinde  transatlantik bölgenin yer aldığı Batı, tam olarak Kuzey Atlantik’tir. Kuzey Amerika olmadan, ama Avrupa olmadan da Batı, Batı olmaz. Mesele tam da burada düğümleniyor. ABD, artık bu [garantör] rolünü oynamak istemiyor. Trump’ın seçilmesi ABD demokrasisi için neler getirecek, zaman gösterir. Seçim vaatlerinden neleri yerine getirecek, neleri yerince getirmeyecek zaman gösterir. Ancak iki hususu bugünden büyük ölçüde öngörebiliyoruz. Trump’un başkanlığında ABD’nin iç ve dış politikası günümüzdeki tahminlerin ötesinde son derece rahatsız edici olacaktır. Trump sadece ABD demokrasisinin yazılmayan kurallarına karşı kazanmadı, aynı zamanda karşısındaki son derece profesyonel rakibini ve Cumhuriyetçilerin ana akımını de yenmesini başardı. Peki Trump, bu başarı reçetesinden neden geri adım atsın ki? 

“Yeniden ABD’yi Büyük Yapalım” söylemi nelere yolaçar

Ne olursa olsun, kim gelirse gelsin: Trump, “Yeniden ABD’yi Büyük Yapalım” temel söyleminden vazgeçmeyecektir. Ronald Reagan da 1980’li yalların başında, Sovyetler karşı verilen mücadelede bu vaatte bulunmuş, emperyal bir yanıt geliştirmişti: Sovyetler Birliği’ni ölümüne silahlandırmak ve ABD’de bizzat devlet borçlarının şişirilmesi ile ekonomik açıdan şahane bir zaman yaşatmak.  

ABD, artık Batı’nın güvenliğini sağlayan garantör olmak istemiyor

Emperyal seçenek artık Trump için yok. Özellikle seçmenleri George W. Bush yönetiminin Ortadoğu’da onca kaybedilen, anlamsız savaşlarından sonra artık içe doğru geri çekilmek ve dünya hâkimi rolünü üstlenmek istemiyor.
ABD, kuşkusuz dünyanın en güçlü küresel kuvveti olmaya devam edecek. Ancak ABD artık Batı’nın güvenliğini sağlayan garantör rolünde olmayacak, liberal dünya düzeninin ve serbest ticarete dayanan dünya ekonomisinin lideri olmayacak. Trump yönetimindeki ABD, içine kapanacak (isolasyonizm) ve milliyetçiliğe yönelecek. 

Burada açık kalan soru şudur ki, ABD politikalarındaki söz konusu eksen kayması ne kadar hızlı ve radikal gerçekleşecektir. Obama yönetimince müzakereler sonucu elde edilen Transpasifik Serbest Ticaret Anlaşması’ndan dünyanın en büyük ekonomisinin, ABD’nin geri çekileceğinin Trump tarafından ilk icrat olarak ilan edilmesi, karamsarlığı haklı gösteriyor. 

Pekin için ne büyük bir hediye? Sırada Güney Çin Denizi[’nden  geri çekilmek] mi gelecek? Donald Trump neredeyse, Çin’i dünyadaki serbest ticaretin ve çevre korumasının garantör gücü olmaya itiyor – ki Cin de bu işin nereye varacağını, nasıl olduğunu anlamıyor sanki.

Trump, Putin ile anlaşarak, Suriye’deki savaşın bitmesini hedefleyecek mi? Ki bu durumda Suriye, Moskova ve Tahran’a kalacak. Bunun sonucunda Ortadoğu’da bilinen birçok güç ekseni altüst olacaktır. Bu durumun bölgenin ötesinde etkileri olacaktır, ki Esad karşıtı Suriyeli muhaliflere [ABD tarafından] soğuk ihaneti burada bir tarafa bırakıyoruz.

ABD olmadan Batı varlığını sürdüremez

Ukrayna, Doğu Avrupa ve Kafkasya üzerinden Putin ile 2. Jalta’ya, etki alanlarının fiilen tanınmasına mı tanık oluyoruz? Trump yönetimindeki ABD’nin yönelimi öngörülebilir, sadece hızı ve radikalliği muğlak kalıyor. Hızı ve radikalliği ABD Kongresi’ndeki Demokratlar ve Cumhuriyetçilerin, dahası Amerikan kamuoyunun direnişine bağlı. 

Ancak yanılsamalara kapılmayalım. ABD önderliği olmadan Batı şimdiki biçimiyle varlığını sürdüremez. Avrupa, önderlik rolünü üstlenemez. Bunun için çok zayıf ve parçalanmış. Ve böylece şimdiye kadar bildiğimiz Batı dünyası gözlerimizin önünde çökecektir. 

Gelişmekte olan Büyük Çin, yorgun düşen Süper Gücün yerini almaya doğru ilerliyor. Eski Avrupa’da ise bir kez daha yürekler acısı bir geçmişin kabusu, milliyetçilik hayaleti yeniden mezarından yükselerek hortluyor.  

Beyhan Yıldırım / Berlin
ulusalkanal.com.tr

Yorumlar (0)
Puan Durumu
Takımlar O P
Takımlar O P
Takımlar O P
Takımlar O P