banner1199

banner1202

banner1197

banner1203

Ünlü oyuncu Erdal Beşikçioğlu, Aydınlık'a konuştu: Misak-ı Milli gemisindeyiz

Ünlü oyuncu Erdal Beşikçioğlu Aydınlık’a özel yaptığı açıklamada "Filika ile, milika ile ayrılmayı hiç istemedim. Hepimiz aynı gemideyiz. Misakı Milli sınırları içerisinde, ne kadar yüzölçümüne sahipsek, geminin büyüklüğü o kadar. ‘Ben onların gemisinde değilim!’ diye bir şey değil yani. Bu ulusun evlatlarıyız!" dedi

KÜLTÜR SANAT 16.02.2019, 09:48 16.02.2019, 10:10
Ünlü oyuncu Erdal Beşikçioğlu, Aydınlık'a konuştu: Misak-ı Milli gemisindeyiz

Aydınlık gazetesinden Oğuz Turgay ve Ersoy İrşi, Devlet Tiyatrolarından emekli olan, özellikle Behzat Ç dizisi ve Bir Delinin Hatıra Defteri oyunuyla adından oldukça söz ettiren, ünlü oyuncu Erdal Beşikçioğlu’yla, tiyatrodan sinemaya, yaşadığı şehirden siyasete kadar merak edilenleri konuştu. Kurduğu ‘Tatbikat Sahnesi’yle tiyatro yaşamını sürdüren Beşikçioğlu, en son ‘Çiçero’ filmiyle beyazperdede de seyircileriyle buluştu.

Geçen yılın en önemli filmlerinden biri olan ‘Müslüm’ filminde, ‘Müslüm Gürses’i canlandıracağınız yönünde basında bir takım iddaalar yer almıştı. Bu konuya netlik kazandırabilir miyiz?

Mustafa Uslu, ‘Müslüm’ filmi için teklif getirdiği sırada, başka bir film şirketi ile sözleşmemiz vardı. Sözleşme gereği farklı bir filmde yer alabilmem teknik olarak mümkün değildi. Sonrasında sözleşmesini imzaladığımız film projesi gerçekleşmedi. Projenin iptal olduğu günlerde de ‘Müslüm’ filminin çekimlerine başlanmıştı.

‘TÜRKİYE ÜZERİNDEN BAKIŞI TEMSİL EDİYOR’

Mustafa Uslu ile yapımcılığını üstlendiği bir sonraki projede buluştunuz. ‘Çiçero’ filminin Türkiye açısından bakıldığında önemi hakkında düşünceniz nedir?

Çok önemli bir film bana soracak olursanız. İyi ya da kötü. Öyle olur ya da böyle olur. Tartışılır. Sanat zaten tartışılması için var olan bir durumdur. Film, İkinci Dünya Savaşı’na ilk defa Türkiye üzerinden bir bakışı temsil ediyor. Bu bağlamda da, ideolojik olarakta çok önemli. Hatta millî istihbaratımızın aslında 2’inci Dünya Savaşı’na bakış açısı -ki Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesi üzerinden hareketle bir ‘Millî İstihbarat Teşkilatı’mız vardır. Alt izlekte de bunun böyle olduğuna dair küçük anektodlarımız da var. Bu arada bu film, Türkiye’de çekilen ikinci ‘Çiçero’ filmi ve ilki ortada yok.

İlyas Bazna’ karakteri sizi zorladı mı?

Çekimlerin 45’inci günü filandı. Sabah kalktım, sete gidiyorum. Kendimi yorgun hissediyorum. O kadar da yorucu bir film seti değildi. Serdar Akar, çok dozunda ve doğru bir programla çekimleri tamamladı. Sonra bir gün: ‘Serdar Abi! Farkettim ki ben 45 gündür uyumamışım!’ dedim. ‘Duygusal bellek’ dediğimiz bir hikaye çıktı bende. Herhalde duygusal belleğim, bu karakterin yaptığı görev nedeniyle yaşadığı huzursuzluğu, benim gerçek yaşantıma da yansıtarak, uyku düzenimin bozulmasına neden oldu. İngiliz Büyükelçiliği’nden bilgileri çalarak dışarıya sızdıran İlyas Bazna’nın da, o gerginlikten dolayı uyuyabildiğine inanmıyorum.

Serdar Akar ile çalışmak nasıl bir duygu?

Keyifli tabi ki. Evinizde gibi. O sizin ne istediğinizi biliyor, siz onun ne istediğini biliyorsunuz. Bazen konuşmaya gerek kalmadan, tahayyül ettiğimiz resmi havada görüyoruz. Böyle bir yapıya sahibiz.

‘TÜRKİYE’DE DAHA İYİSİ VAR DEDİK’

Filmin ilk basın toplantısında, uluslararası bir oyuncu kadrosu ile çekileceği açıklanmıştı. Vizyona giren filmde Türk oyuncular yer alıyor. Konuyla ilgili ne söylemek istersiniz?

Bizim arzu ettiğimiz hikayede, İngiliz Büyükelçiliği’nde çalışan bir ‘Ateşe’yi, İngiliz oyuncu oynasın. Alman Büyükelçiliği’nde çalışan birini, Alman oyuncu oynasın. Kendi içimizde bir matematik kurduk ama kurduğunuz matematik, gerçeğe dönüştüğü zaman Türkiye’de daha iyisi var dedik. Tamer Levent orada şahane bir komposizyon çıkarttı. Keza Mehmet Ulay’da şahane bir komposizyon çıkarttı. Bizdeki aktörler bence gayet güzel bir şekilde, işlerini yerine getirdiler. Tamer Levent ve Mehmet Ulay’ı benim değerlendirmem haddime değil. Onlara gıpta ile baktık.

‘Çiçero’ Avrupa sinemasında görmeye alışık olmadığımız bir konuyu, Nazi Almanyası tarafından yürütülen T4 operasyonunu da masaya yatırıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Avrupa sinemasında rastlayamazsınız. Film yapımcıları down sendromlu insanlar değil. Belki down sendromlu insanlar olsalardı bunu daha fazla görebilirdik.

Avrupa sinemasının, T4 operasyonunu görmezden geldiğini söyleyebilir miyiz?

Ee görmezden gelmez olurlar mı! Yapımcıların hepsi, Yahudi kökenli büyük sermaye kuruluşlarının finanse ettiği, Yahudi soykırımını merkezine alan filmler üzerinde yoğunlaştı.

Oysa T4 operasyonunu, Avrupa sineması tarafından öne çıkarılan başlıktan daha beter bir durumdur aslında. Siyasi ya da herhangi bir ideolojisi olmayan korkunç bir katliamdır.

Film yapımcıları ile sinema salonu işletmecileri arasında yaşanan gelişmelerden dolayı ‘Çiçero’nun vizyon tarihi ertelendi. Bir oyuncu olarak olaya bakış açınızı öğrenebilir miyiz?

Ben bir oyuncuyum. Beni hiç ilgilendirmiyor. Yapımcı filmini çeker ve pazara sokar. Ben sadece çektiğim filmin seyirciyle buluşma hikayesindeyim. Sansür kurulundan geçtiği zaman, benim söylediklerimin ne kadar seyirciye ulaştığı ile ilgilenebilirim sadece.

‘ÇOK OLGUNLAŞTIRICI BİR DÖNEMDİ’

Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’nda (Diyarbakır DT) çalışmak size nasıl bir gelişim kazandırdı?


Diyarbakır DT’de çalışmak bilinçli bir tercihti. Tatbikat Sahnesi’nin şu andaki müdürü ile beraber, orada 5-6 yıl geçirdik. Olgunlaşma sürecimizde bölgenin üzerimizde çok büyük etkisi oldu açıkcası. Bir taraftan çatışmalar devam ederken, tiyatro yapmaya çalışıyorduk. Orada sahnelediğimiz oyunlar, güçlü oyunlardı. William Shakespeare tarafından yazılmış ‘Macbeth’i ve akabinde ‘Kısasa Kısas’ sahneledik. Sonra ‘Ferhad ile Şirin’ oynadık. Hazırladığımız oyunlara, oradaki arkadaşlar da geliyordu. Oyunlarımızı izlemeye gelen, Diyarbakır ve bölge ahalisinin görüşlerini yazabilmeleri için bir defter koymuştuk. O dönem tiyatromuzda bomba patladı. Orada çok karışık bir dönemde, kendimizi bulmaya çalıştık biz, metaforik olarak da söylüyorum tabiki bunu. Bizim için çok renkli bir dönemdi. Çok olgunlaştırıcı bir dönemdi. Zor bir dönemdi ama biz bu dönemi bölge ahalisi ile çok güzel geçirdik.

Hem askerlik görevini tamamladığınız hem de tiyatro oyucusu olarak görev yaptığınız Güneydoğu ve bölge halkı sizin için ne ifade ediyor?

Diyarbakır DT’de ‘Zengin Mutfağı’nı sahneliyoruz. Oyunda genç bir çocuk olan ‘Selim’ karakterini canlandırıyorum. O dönemin faşistlerinden. ‘Zengin Mutfağı’ndaki aşçıyı Mithat canlandırıyor. Ustanın yavaş yavaş gıdıları artıyor, bıyıkları uzuyor falan filan. Oyunu oynadığımız ilk gecenin finalinde sahneye çıktık. Salon yuhalamaya başladı. Hepimiz şaşırdık. Hikayenin hem kendi içerisinde ne olduğunu fark eden, çok bilinçli bir izleyici vardır orada. Hem de inanılmaz mütevazilikle gönlünü açan bir yapısı vardır. Ama gönlünü açan o yapıya, uygun hareket etmek gerekir. Aksi takdirde dünyanın en nemrut insanı olur bir anda. Hepimiz öyle değil miyiz!

‘AYNI İDEOLOJİYE SAHİP İNSANLARI BULMA ÇABASI’

Devlet Tiyatrosu ile başlayan sanat yaşamınızı, emekliliğinizin ardından ‘Tatbikat Sahnesi’ adı altında özel bir oluşumla sürdürüyorsunuz. Tiyatroya olan bu tutkunuzu nasıl yorumluyorsunuz?


Aynı ideolojiye sahip insanları bulma çabası aslında bu. Anlatacağımız hikayelerimiz var ve bu hikayeler kimi ne kadar ilgilendiriyor bunu görmek arzusundayız. Hepimiz aynı dertle yoğrulan insanlar mıyız! Asıl hikaye bu. Ne kadar çok aynı derde sahip insan varsa, dertlerimizi birbirimizle paylaşmak istiyoruz. Bir grup terapisi gibi düşünebilirsiniz.

‘ÖNCE BİR BERTOLT BRECHT YAPACAĞIZ’

‘Tatbikat Sahnesi’ olarak oyun seçkinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?


Jean Paul Sartre’ın ‘Mezarsız Ölüler’i, ‘kahraman’ olma olgusunu, bir kahramanın varoluşunu sorguladığı bir oyun. Kahraman öleceğini bilse, hâlâ kahraman olarak hayatına devam eder mi etmez mi sorgusuna varoluşçu yapıyla seyirciye soran bir oyun. Çalışmaktan büyük zevk duyduğum ender oyunlardan bir tanesidir. Tüy Kalemler’, sanat ve sanatın özgürlüğünü ele alan bir oyun. Bir sanatçının ürünü karşısında seyirci ya da okuyucu harekete geçtiği zaman, bunun sorumlusu yazar mı!, ‘Hiç mi sistem değil kardeşim!’ sorusunun olduğu bir oyun. ‘Gidion’un Düğümü’, eğitim sistemine şahane bir sorudur. ‘Delirium’, aile yapımızın yavaş yavaş tükenmekte olduğunu; örf, adet, gelenek ve göreneklerin ne hale geldiğine dair, tatlı soruları sorduğumuz oyunlarımız var. Üstelik bu oyunları Avrupalı ve Amerikalı yazarlar kaleme almıştır. Amerikalı olmasına karşı, bildiğimiz emperyalist sistemin içerisinde değildir tabi ki. O da bir yazar olduğu için onun da karşı çıktığı bir sistem olduğundan, hepimizin düşündüğü aynı derttir aslında. Bir tane de Albert Camus yapmak istiyorum ama ona biraz daha yaşım var. Önce bir Bertolt Brecht yapacağız.

Yeni projeniz ‘Takan Takana’ hakkında ne söylemek istersiniz?

‘Takan Takana’ enteresan bir hikaye. Obsesif kişilik bozukluklarıyla ilgili altı tane, farklı sınıf insanının, toplu halde bir araya gelerek, aslında ‘derdimizi nasıl giderebiliriz!’ sorusunu tuhaf bir metaforla anlattığımız bir oyun. Aynı oyunu Ali Poyrazoğlu’da ‘Tak Tak Takıntı’ adıyla sahneliyor. Tabi ki Ali Poyrazoğlu’nun bir metne bakışı, keza Genco Erkal’ın bir metne bakışı, keza benim bir metne bakışım arasında dünyalar kadar fark var. Doğduğumuz yer farklı olduğu gibi, hayatı algılama ve onu sindirme biçimimizde farklı. O yüzden seyirci üzerinde bence inanılmaz bir etkisi de olacaktır.

Genco Erkal’dan ‘Bir Delinin Hatıra Defteri’ni seyrettikten sonra, gelip bir de benden ya da Metin Zakoğlu’ndan seyretmesi farklı olacaktır. Bu çok sesliliği kalkıp, bir dost sohbetinde gündeme getirdikleri zaman, başka türlü bir tartışma heyecanına yol açacaktır.

‘EKSİKLERİNİZİ SANATLA GÖRÜRSÜNÜZ’

Türkiye’de kamu alanında tiyatronun yaşadığı temel sorun nedir?


Devletin tiyatrosu olmaz diye bir şey yok. Devletin tiyatrosu olur. Özerk bir yapıya sahip olursa olur. Eğer devlet, ‘Parasını ben veriyorum. Benim istediğim oyunları sergileyeceksiniz!’ derse, o tiyatro olmaz. Devletin olgunluğu, verdiği para karşısında, eksikliğini görmesidir. Siz eksiklerinizi de zaten, sanatla görürsünüz. Sanat ve sanatçı, toplumun her kademesinde var olduğu için, tüm eksiklikleri, yukarıdaki sistemin yüzüne tokat gibi vurur bazen. Bazen de bir öpücük kondurur. Bu onun renkli kişiliğinde yatar. Bunu hazmetmek bazen çok zordur. Ama bu olgunluğu göstermek, mutlak şarttır.

İktidarların her dönemde, dönüp dolaşıp dokundukları ilk nokta ‘Sanat’ ve özelinde en fazla bu durumdan etkilenen ‘Tiyatro’ hakkında ne söylemek istersiniz?

Ee demek ki şu sıralar, kimse kendi eleştirisini yapacak bir kuruma karşı, o olgunlukta değil demek ki. Bilemezsiniz ki. Ama emin olun ki zaman şu anda çok tuhaf bir evrilme içerisinde. Eminim herkes bu olgunluğa yavaş yavaş ulaşacaktır. Eğer bu olgunluğa ulaşmazsak, yandık!

‘SPONSORLARIM YOK’

Özel tiyatro topluluğu olarak ne tür sorunlarla karşılaşıyorsunuz?


Benim sponsorlarım yok. Tiyatro için sponsorlar çok zor. Çünkü bir ideoloji ya da bir eksiği ya da bir eleştiriyi gündeme getirdiğiniz zaman, size sponsor olacak özel ya da tüzel kişiler ‘Yahu şimdi bize de laf söyleyecekler kardeş! Bunun niye arkasında duralım!’ anlayışına bürünüyor. Bu ülke Cumhuriyet ile büyük bir düşünce değişimi yaşasa da, sanat konusunda hala tuhaf bir ergenlik içindeyiz. Umarım bir an önce bu ergenlik dönemimizi geçiririz.

Bugüne kadar pek çok karakter canlandırdınız. ‘Bunu iyi ki oynamışım!’ dediğiniz karakterler var mı?

Canlandırdığım bütün karakterler için bunu söyleyebilirim. On beş yıl önce ‘Köprü’ dizisinde, bu dönemin durumunu anlatan bir hikaye anlattık. ‘Köprü’ dizisinin devamı niteliğinde çekilen ‘Vali’ filminde, on beş yıl önce söylenemeyecek şeyleri, çat çat söyleyiveriyorduk. Buna da bir şey yapılamıyordu, çünkü halk bunu istiyordu. Akabinde ‘Behzat Ç.’ çıktı. Ülke adaleti sorgularken, o kendi adaletine göre hareket ediyordu. Ekibiyle beraber, tuhaf bir ‘Vicdani adalet var kardeşim!’ diye altını çizdiği. Keza ‘Reaksiyon’da ‘Dayı’ karakterini oynadığımız zaman, ‘Eski Türkiye’nin ‘Derin Devleti’ne nefret tohumları ekerken, bir baktık ki aslında şu anda, ‘Allah’tan eskiden ‘Derin Devlet’ vardı!’ durumuna geldik. Keza ‘46 Yok Olan’da, özgürlüklerimizi kısıtlayan bütün sisteme karşı, içimizdeki diğer karakteri ortaya çıkartan bir dizi yaptık ki, o da 45 dakika sürmesine ve gece saat 23.00 - 23.30’da yayınlanmasına rağmen ilk üç bölümü, ilk beş yapımın içerisindeydi. ‘46 Yok Olan’ anlattığı hikaye ile beraber çok tuhafken, sektördeki yarattığı durum karşısında da çok devrimci bir iştir açıkçası.

HEP BİR BEKLENTİ VAR

‘Behzat Ç.’ yayınlandığı dönemde internet ortamında çok fazla takip ediliyordu. İnternet dizilerinin popüler olduğu son yıllarda ‘Behzat Ç.’ böyle bir internet projesine dönüşebilir mi?


Neden olmasın! Serdar Akar ile konuştuğumuz zaman, her daim şu cümleyi kullanıyor. ‘Behzat Ç.’ bir şehir efsanesi. Her an geri gelebilir.’ Hep bir beklenti var ama beklentinin ne üzerine olduğunu bilmiyoruz. Hep aynı ekiple beraber olmak mı! Yoksa onun anlattığı ideolojinin peşinden koşmak mı! Yoksa onun kendi içerisindeki boş boğazlığı mı! ‘Behzat Ç.’yi ‘Behzat Ç.’ yapan nedir, emin olun biz de bilmiyoruz. Kendi içerisinde tuhaf bir samimiyeti var. Kendi doğruları, kendi adalet anlayışı var. Tuhaf bir sosyal sınıfa sahip bir iş. Yeniden olursa, aynı heyecanı yakalar mı bilmiyorum. Çünkü ülkenin, o zamanki konjonktürü biraz daha farklıydı. Şimdi mesela ‘Başkanlık Sistemi’ var. Birazda o dönemin ruhu ile ilgili bir şey. Yeniden olsa! Bilmiyorum. Olsa oynarız da biz. Seyirci aynı lezzeti alabilir mi? Hiçbirimiz ölümsüz değiliz. Kahramanlar ölümsüz!

‘BENİ VAR EDEN İNSANLARIN YERİ’

Olaylara bakarken doğduğunuz yerin öneminin altını çizdiniz. Ankaralı kimliği ile tanınan bir oyuncu olarak, Cumhuriyetin kurduğu Ankara’nın sizin üzerinizde nasıl bir etkisi var?


Bu şehir benim için bir varoluş biçimi. Bu şehirde doğdum, bu şehirde okudum, bu şehirden ayrıldım yine bu şehire döndüm. Mahallesinde geçirdiğim arkadaşlığım var. Okulunda okuduğum arkadaşlarım var. Sahnede buluştuğum seyircilerim var. Beni var eden insanların bulunduğu bir yer.

Bu şehirdeki binalar Cumhuriyet döneminde yapıldığı için, hiçbiri ‘tarihi yapı’ statüsüne girmiyor. 50’li yıllarda yapılmış binaları yavaş yavaş ortadan kaldırıyorlar. Ki ben çok karşıyım böyle bir şeye. Bu şehrin tarihi, Cumhuriyet ile var olan bir tarih. 1800 ya da 1900’lü yıllardan kalma konakları yok belki. Kendi içinde genç bir şehir. Ve bu genç şehrin, kendi içindeki yapısını muhafaza etmesi gerekir bence. Şu anda Ankara’nın şehirleşme biçimi beni çok rahatsız eden, tuhaf bir saldırgan yapıya dönüşmüş durumda. Bu da benim pek hoşuma gitmiyor açıkçası.

‘BU ULUSUN EVLATLARIYIZ’

Geçtiğimiz haftalarda basına verdiğiniz ‘Hepimiz aynı gemideyiz!’ başlıklı açıklamalarınızın ardından, internet ve sosyal medyada, hem söyleşiye hem de toplam olarak düşünceye yönelik bazı kesimlerden bir çarpıtma ve saldırgan bir tutum geldi. Bu konuda düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Hepimiz aynı gemideyiz! Kaptana da biz karar vereceğiz. Filika ile, milika ile ayrılmayı hiç istemedim. Gemiciklerle de benim hiç bir ilgim yok. Mîsâk-ı Millî sınırları içerisinde, ne kadar yüzölçümüne sahipsek, geminin büyüklüğü o kadar. Bu geminin de kaptanına içindeki insanlar karar verecek. Çok açık değil mi! ‘Ben onların gemisinde değilim!’ diye bir şey değil yani. Hepimiz metaforik olarak aynı gemideyiz. Bu ulusun evlatlarıyız! Bu, ulusun evlatlarıyız!

ulusal.com.tr

Yorumlar (0)
Puan Durumu
Takımlar O P
Takımlar O P
Takımlar O P
Takımlar O P