banner1199

banner1197

06.02.2017, 12:32

Sağa çektim!

Toplum bizi bazen o kadar yoğun çelişkiler ile buluşturur ki bazen içinden çıkamayız. Anlamaya çalıştıkça daha da batarız. Sağlıklı bir zemine oturtmak için beynimizin bütün çabası yeterli gelmez.  Neden-sonuç ilişkisi kuramayız; mantıklı bir çerçeve çizemeyiz. Her toplum, kendi doğrularını dayatır ve uslu uslu onlara uyum sağlanmasını ister. Bu çelişkiler, dayatmalar bazen insanı zıvanadan çıkarır. Aşağıdaki anekdotu bir arkadaşım gönderdi. Çok ilginç buldum ve sizlerle de paylaşmak istedim…

Genç delikanlı doktora durumunu anlatıyordu:
 
"Ben iyiyim doktor ağabey, ben iyiyim, hiçbir şeyim yok. Sağa çektim, bekliyorum."
 
On sekiz yaşındaydı. 
 
Gözlerinde hayalet görmüşçesine bir korku   ile hiçbir şey görmüyormuş gibi boş bir bakış yer değiştiriyordu. 
 
Çocuk gibiydi tavırları.  Büyümeyi reddetmiş, zamanı geri çevirip küçük bir çocuğun problemsiz, saf dünyasına dönmüştü sanki.
 
Artık mücadeleyi bırakmış, dış  kapılarını kapatmıştı.  Kendisine ait bilinmez bir dünyadaydı. Neyi neden yaptığını, ne zaman ne yapacağını kestiremiyordu   ailesi. 
 
İnsanlardan kaçıyor, bazen kendi kendine bir şeyler konuşup   gülüyordu.
 
Ama gariptir, halinden memnun   görünüyordu. Ve yerli yersiz    aynı sözü tekrarlayıp duruyordu:
 
"İyiyim ben, iyiyim. Sağa çektim, bekliyorum."

Çocukluğundan ilk hatırladığı, babasından   yediği bir   tokattı.  Oyundan eve biraz geç gelmiş, evdekiler onu çok merak   etmişlerdi.   "Geldim işte, sevinin" dercesine masum bir  neşeyle yüzüne   baktığı babasının öfke dolu bakışları, yediği tokat   esnasında gördüğü   yıldızlara karışmıştı.  Neye sinirlenmişti babası, bilemedi. Çok   korktu ve yatağına   gidip ağladı.    Babasının -asabi- olduğunu, bazen işten   gergin geldiğini, bu yüzden ufak şeylere sinirlendiğini, -aslında iyi bir insan- olduğunu zamanla annesinden öğrenmişti.
 
İyi de, kendisinin ne kabahati vardı ki?
 
Hem babası -Sizin için çalışıyorum, ablanın ve senin geleceğiniz için yoruluyorum-demiyor muydu?  Bizim için çalışıp yorulduğu ve sinirleri   bozulduğu için   bizi dövmesi nasıl işti? Bizden intikam mı alıyordu yoksa? Neden ki? 
 
  Bazen -aslan oğlum, akıllı oğlum- derdi babası kendisine, bazen de -salak, haylaz!-  
 
 Ne zaman nasıl tepki alacağını bilemiyor, güvensizlik içini kemiriyordu.    Babasına bile    güvenemeyecekse, bu dünyadakine güvenebilirdi ki?
 
Annesi, babasının aksine, çok şefkatliydi. Bir o kadar da   evhamlı.  Devamlı peşinde dolaşır, -Hasta olacaksın-der, başka şey demezdi.      Bu aşırı ilgiden boğulacak gibi oluyordu   bazen. Ama   seviyordu kendisini ve dövmüyordu ya; yetebilirdi bu.    Bu sevgi uğruna bazen kişiliğini feda etmesi    gerekiyordu   ama olsundu.      Hep sevildiğini bilmek güven vericiydi   zira.
 
 Ama hayır; maalesef her zaman sevmiyordu   annesi onu.
 
Uslu olduğu zamanlarda geçerliydi bu   sevgi. Şartlı bir sevgiydi yani.   Annesinin hoşlanmadığı bir şey yaptığında-Seni doğuracağıma   taş doğursaydım- sözünü sık duydu.    Bir gün dayanamayıp -Acaba benim gerçek anne-babam siz değil misiniz?- sorusunu sorduğunda, annesi öfkeli   gözlerle -Saçmalama   salak!- diye bağırdı.
 
Bu cevap acaba ne anlama geliyordu?
 
Bazen   annesiyle babası   kavga ederlerdi.     Daha doğrusu, öyle hissediyordu. İçeriden bağırışlar gelir, yanlarına gidince susarlardı.   Bir şey yokmuş gibi davranırlardı. Ama evde   birkaç gün   sessiz bir gerginlik olurdu.   İçini dağlardı bu gergin dönemler. Neydi   problem, anlayamadı hiç. Neden anlatmazlardı ki?   Problem varsa söylesinler, yoksa güzel   güzel sohbet   etsinlerdi. Böylesi daha mı iyiydi sanki? Suratsız bir   çocuk olmuştu artık.
 
Evlerine bir misafir geldiğinde ise, keyfi biraz yerine   gelirdi.  Anne baba ne kadar gergin de olsalar   misafirin yanında   gülümserlerdi çünkü.     Yalancıktan da olsa onları öyle mutlu, kibar, konuşkan   görmek hoşuna gidiyordu.    Hoşuna gidiyordu da, neden biz bize iken   böyle   davranmıyorlardı ki?   Biz komşulardan daha mı değersizdik?
 
Saflık derecesindeki patavatsızlığı   misafirliklerde başına dert oldu.     Anne-babasının evde -keltoş- dedikleri   komşu evlerine   misafir olduğu bir gün ona -keltoş- diye seslenince   buz gibi bir hava   esmişti. Ablası çimdikledi. Yanlış mı söylemişti adını    yoksa? Adı bu değil   miydi? Niye öyle diyorlardı o zaman?  
 
Gelen giden arttıkça, çelişkiler de   artıyordu. 
 
"Yine mi o   gıcık tipler geliyor? / Aman efendim ne iyi oldu da   geldiniz?"
 
"O Ayten de çok saçmalıyor canım / Haklısın Aytenciğim,   naaparsın?"
 
"Keşke evde   yok deseydin oğlum / İnanın çok özlemiştik."
 
Bir kenara çekilmiş, sessizce izliyordu   çoğunlukla. Bu   karmaşık oyunun kuralı acaba neydi?
 
İlkokula başlayışını, evdeki sıkıntılardan   kaçış olarak,   sevinçle karşılamıştı.     Ama siyah önlükler, anlamsız kısıtlamalar   olmasa daha iyi   olurdu.      Hele bazen bayat nutuklar atıp bazen de öfkeyle bağıran   asık suratlı öğretmenler olmasa çok da güzel   olabilirdi.   Nutuklarda başka  konuşuyorlardı,   koridorlarda başka.
 
Gelecek sizin elinizde / Siz   haylazsınız!"
 
"Okuyup büyük adam olacaksınız / Adam olmazsınız siz!"
 
"Bu ülkenin   umudu sizlerde /Sizi her gün dövmek lazım!"
 
"Atatürk bu ülkeyi sizlere   bıraktı   /  Aptallar!"
 
  İlkokul öğretmeni kopyaya çok kızardı. Bir kez sınavda   kopya çeken bir arkadaşını sınıfın ortasında evire   çevire dövmüş, hatta   bacağını kanatmıştı.      Kopya kötüydü, çekmemeliydi. Hiç çekmedi de. Son sınıfta   ilkokullar arası bilgi yarışmasına katıldılar. Final   yarışmasında   öğretmeni yanlarına yanaştı ve "Şöyle bir soru   gelecek, cevabı da şu" diye   fısıldadı. Duymazdan geldi. Kopya kötü değil miydi? Öğretmen kendilerini  deniyordu herhalde. Yarışma sonrasında öğretmen "Beni niye dinlemediniz? Size cevabı söyledim. Ya yarışmayı kaybetseydiniz?"   diye bağırınca, kafası iyice karıştı. Bir gün birisi "Bunlar kamera şakasıydı" diyecek diye bekliyordu. Ama ya değilse?

  Bir de kafasındaki çelişkileri   tutabilseydi! Anlaşılan, onları kendi kendine ve kendince çözmesi gerekecekti. Yapabilirse.  Susmak çok iyiydi aslında. Zaten ilkokulda   öğretmenleri hep “Susun! Çok konuşmayın bakayım!" derdi. Ama lisede   öğretmenler "Niye   aval aval bakıyorsunuz, derse katılın biraz, sizin   gibi koyunlar yüzünden   bu millet geri kaldı!" deyince, sessiz ve uslu olma   konusunda da
çelişkide kaldı.
 
Büyümeseydi keşke. Hep küçük bir çocuk   olarak kalsa ne iyi   olurdu. Zaten genellikle odasında tek başına    oyuncaklarıyla oynamasına,   onlarla konuşmasına, annesi
 
"Hâlâ çocuk gibisin" diye   tepki   gösteriyordu.  
 
 Yaşça büyük, tecrübeli ağabeylerle gezmeye başladı. Çok şey   öğrenebilirdi onlardan. Öğrendi   de. Caddelerde gezip, gelen geçen kızlara laf atmaya başladı.
 
Sahipsiz   kızlara asılmak iyiydi, sahipliler ise bacımız olurdu. Âmâ sahipsiz   dediklerimiz de bizim gibi birilerinin ablası yahut kardeşi değil miydi? Acaba şu an ablasına kim nerede laf atıyordu?

İğrendi bu çifte standarttan. Çözemedikçe   çözülüyordu.     
  
Evlerinde televizyon hep açık dururdu.   Bazen açık-saçık   programlar olurdu. Spiker 'Sok, Sok! Şu rezilliğe   bakın!' diye ekranı   inletirken bir yandan da o rezillikler en ayrıntılı   biçimde gösterilirdi.    Babası da hem onları seyreder, hem de "Tövbe, tövbe! Başımıza taş   yağacak; şunların yaptıklarına bakın" derdi. Hüseyin   "Baba, başka kanala   geçelim" deyince de, "Biraz bakalım canım, meraktan    izliyorum zaten, neler   olup bitiyor bilmek lazım" diye cevap verirdi. Babasının bakışlarında   merak denilemeyecek garip bir pırıltı olurdu oysa.   Hüseyin farkındaydı   bunun.
 
Lise son sınıfta siyasetle ilgilenmek ama aşırı gitmemek gerektiğini öğrendi; nasıl olacaksa?

 Haber   programlarını izlemeye, gazetelerdeki köşe yazılarını okumaya başladı. Birçok  şey öğrendi; özellikle dış   politika konusunda. Batılı olmak lazımdı. Batılılar bizden üstündü. Yok  hayır, biz en üstündük. Sadece, biraz geri kalmıştık. Âmâ en güçlü, en   akıllı bizdik. Bu millet adam olmazdı. Biz Batılıları   seviyorduk, ama   onlar bizi   sevmiyordu. Onlar bizi sevmediği için biz de onları   sevmiyorduk. Ama onlar gibi olmalıydık yine de. Sevmeliydiler bizi, biz onları   sevmesek de.
 
Araplar ise zaten oldum olası bizi    sevmezlerdi. Biz de   onları hiç sevmezdik. Ama onlar bizi neden sevmiyordu   ki? Biz onları hep   sevmiş, hep iyilik yapmış değil miydik? Oysa onlar   bize hep kötülük   yapmak istiyorlardı. Bizi sevmeleri lazımdı. Ama bizim    onları sevmememiz   lazımdı.
 
Zihni iyice dağılmaya başlamıştı. İçine  kapanmaya başladı. Odasından çıkmamaya başladı.  Hayallerle avundu.  Hayallerinde her şey   netti, kontrolü   altındaydı. En iyisi buydu galiba. Ama annesi neden   ona garip garip bakmaya   başlamıştı ki?  Askere gitmeden önce bir işe girip   çalışmak istedi. Birkaç   yere başvurdu. Torpilliler yüzünden ilk başvurduğu yere alınmadı.   Babası öfkelendi. "Bu torpil yüzünden memleket   batacak" dedi. Bir hafta   sonra ikinci başvurduğu yer için torpil bulunca   sevindiler. Başkası lehine   olunca kötüydü torpil. Ama biz yapınca iyi oluyordu.
 
Karşımda oturmuş kendi kendine konuşup  gülen bu delikanlı,   aslında kendince kurtuluşu seçmişti anlaşılan.
 
Çocukluğundan beri bu   hayatı, bu insanları çözememiş, doğru bir pusula, tutarlı bir rehber bulamamış, çifte standartların, yaman çelişkilerin    çekiştirmesine daha fazla dayanamamış ve huzuru ancak gerçeği reddederek bulmuştu işte. Bunun adına “şizofreni” diyorlardı. Bu kuralsız trafik, üstüne gelenler, arkadan   sıkıştıranlar, yol isteyenler, küfredenler yüzünden, hayat yolculuğunda sağa çekmişti. Bekliyordu.

 "Ben iyiyim artık, hiçbir şeyim yok doktor ağabey, çok iyiyim ben.  
 
Sağa çektim, bekliyorum."
 
Aslında genç delikanlı yerden göğe haklı ama toplum makinesinin dişlileri öylesine güçlü ki! Önüne çıkanı ezip geçiyor. Şizofreni hastalarının zekâ düzeyinin toplum ortalamasının çok üstünde olması tesadüf mü?
 
Amiral Soner Polat
[email protected]
ulusalkanal.com.tr
Yorumlar (0)
Puan Durumu
Takımlar O P
Takımlar O P
Takımlar O P
Takımlar O P