banner1199

banner1197

12.05.2014, 11:05

Türkiye’de Savunma Reformu Çalışmaları; Ak MİT’ten Sonra Ak Ordu’ya Geçiş

Giriş
Milli Güvenlik Kurulu’nun 30 Nisan 2014 günü yapılan toplantısının ardından yayımlanan bildiridesürpriz bir şekilde “savunma reformu” ile ilgili çalışmaların da ele alındığına dair ifadeler yer aldı. İçeriğinin henüz anlaşılamamış olması nedeni ile konu medyada genellikle sessizlikle karşılandı ya da cılız bir şekilde yer aldı. Alınan bilgilere göre;hükümet, MİT’ten sonra askerleri de kendine göre dizayn etmeye çalışmaktadır. MİT’in sınırsız, kontrolsüz ve denetimsiz bir siyasi parti istihbaratı haline getirilmesinden sonra sıra Türk Silah Kuvvetleri’nin (TSK) içinin boşaltılmasına ve yeni tip bir ordu kurulmasına gelmiş gözüküyor. İronik olan, askerlere yönelik Ergenekon operasyonlarının düğmesine basan Abdullah Gül’ün, bugün savunma reformlarını başlatan isim olmasıdır. Haberlere göre; Cumhurbaşkanı Gül, yaklaşık bir yıl önce Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Savunma Sanayii Müsteşarlığı temsilcilerinden oluşan bir ekip oluşturmuş .Cumhurbaşkanlığının koordinatörlüğünde yapılan çalışmalarda da sağdan soldan alınan bazı bilgiler ve diğer ülkelerin ordu yapılarında yapılan incelemelere göre TSK yeniden yapılandırılmaya çalışılıyor. Çalışma grubunda Genelkurmay Başkanlığı’nın bir üye ile temsil hakkı var yani bu çalışmalarda öncü değil, izleyici rolündedir. Yapılan çalışmalara “özellikle savunma” reformu adı verilerek görünüşte devlet güvenlik mekanizması yeniden düzenlenmekte süsü veriliyor. Böylece, TSK.nın yapılanmasına ve nasıl idare edileceğine siviller karar verecek, askerler görüş bildirecektir. Bu makalede, Türkiye’de savunma reformu çalışmaları adı altında neler yapılmaya çalışıldığını ve olması gerekenleri inceleyeceğiz.

AKP iktidarı döneminde TSK ile ilgili yapılan reform çalışmaları
Ülkemizin bulunduğu coğrafyanın özelliği, jeopolitik yaklaşımlar, karşı karşıya kalınan çok ciddi tehditler ve yaşanan olaylardan dolayı güvenlik politikaları ve stratejileri, bugüne kadar daha çok askeri bürokrasiye teslim edilmiştir. Durumun bu yönde şekillenmesi siyasetçilerin işine gelmiş, bu durum doğal olarak silahlı kuvvetlerin güvenlik politikası üzerindeki etkinliğinin artmasını da beraberinde getirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri'ningüvenlik konularındaki etkinliği, ülkenin siyaseti üzerinde baskı unsuru olarak algılanmış ve bu etkinliğin ortadan kaldırılması yönünde, özellikle üyelik sürecinde AB tarafından baskı oluşturulmuş, siyasi iktidar da bu konuda istekli görünmüştür.2003 yılında AB’nin görevlendirdiği Hollanda düşünce kuruluşu olan 'Center for European Security Studies (CESS )' TSK.da reform yapılmasını kendine görev edindi ve Sabancı Üniversitesi’nin araştırma merkezi olan İstanbul Politikalar Merkezi’ni de kendine paravan etti. O dönemde Prof.Dr.Ümit Özdağ’ın başkanlığındaki ASAM, yapılan davet üzerine önce çalışmaya katılmak istememiş ancak dışarıda kalıp seyretmek yerine içinde bulunup yönetmeyi ve yönlendirmeyi hedefleyerek çalışmalara katılmıştı. ASAM’dan E.Tümg. Armağan Kuloğlu, BAB eski Genel Sekreteri ve Hollanda Eski savunma bakanı Von Ekelen ile birlikte eş başkan olarak çalışmalara katıldı. CESS tarafından kaleme alınan sonuç raporunda görüşleri yansıtılmayan ASAM, çalışmadan çekildi ve yayımlanan rapor rafa kalktı . Batılıların istediği reformları daha sonra TESEV, başka çalışmalarla gündeme getirdi.AB, TSK.nın ülke siyaseti üzerindeki etkinliğinin ortadan kaldırılabilmesi için;
- MGK ve MGK Genel Sekreterliği'nin yapısı ve görev alanının daraltılmasını,
- YÖK ve RTÜK'teki TSK temsilcisinin kaldırılmasını,
- İç Hizmet Kanunu’nda değişiklik yapılmasını,
- Kamu düzeni ve güvenliğe ilişkin Emniyet, Asayiş ve Yardımlaşma (EMASYA) planlarının tadil edilmesini,
- Savunma harcamaları ve güvenlik kurumlarının mali denetiminin yapılabilmesini,
- Silahlı kuvvetlerin üst düzey mensuplarının görev alanı dışında olarak algılanan konularda beyanda bulunmamalarını talep etmiştir.
Ayrıca, sivil kontrolün yapılabilmesi için Genelkurmay Başkanlığı’nın MSB'ye bağlanmasından, Genelkurmay ve MSB karargâhlarının yapılarının değiştirilmesine kadar bir seri tedbirlerin alınması için isteklerde bulunmuştur .Türkiye, AB yolunda ilerleyebilmek için uyum paketleri adı altında bir seri yasa değişikliği yapmıştır. Çıkarılan uyum paketleri ve bunların uygulamalarında, Türkiye'nin içinde bulunduğu hassasiyetlerin kaldırmakta güçlük çektiği ve özellikle güvenliğini doğrudan ve dolaylı olarak olumsuz yönde etkileyen uygulamalar, Türk halkının sağduyusuna ve sabrına güvenilerek sineye çekilmiştir.2003 yılından beri Avrupa Birliği istiyor diye reform paketleri altında; terör örgütünü siyasallaşması ve terörün azması için her türlü yasal düzenleme yapılmış, MGK yapısı askerlerin aleyhine değiştirilmiş, MGK Genel Sekreterliği işlemez hale getirilmiş, Başbakanlık Kriz Yönetimi Yönetmeliğisırf askerler var diye yürürlükten kaldırılmış, sivillerin ulusal güvenlik konusunda askerler birlikte eğitim aldığı Milli Güvenlik Akademisi kapatılmıştır. 2005 ve 2010'da MGSB ve MASK'ta iki kez değişiklik yapılarak, iç ve dış tehditler baştan aşağı yenilendi. İrtica ve bölücülük iç tehdit olmaktan çıkarıldı. Dış tehdit konusunda Yunanistan, Irak'ın kuzeyindeki yapı, Ermenistan'ın toprak talepleri yerine, genel tarifler ve uluslararası güvenlik görevlerinden bahsedildi.
2007 yılından itibaren özellikle TSK üzerine kurulan Ergenekon ve Balyoz tipi kumpaslar ile pek çok muvazzaf ve emekli asker yanında sivil aydının da terör örgütü üyesi olmak, darbe teşebbüsünde bulunmak şeklinde haksız yere suçlanması, savunma haklarının gasp edilmesi, hapislerde çürütülmesi ile ilgili gelişmeler bu hükümetin döneminde olmuştur. Bu gelişmeler sonucunda özellikle Deniz Kuvvetleri personeline yönelik operasyonlar ile önemli personel zafiyeti oluşturulmuş, terörle mücadele eden Silahlı Kuvvetlerin moral ve motivasyonu olumsuz etkilenmiş ve bu travma halen devam etmektedir. 2010 yılından itibaren Silahlı Kuvvetler’in komuta kademesinin belirlendiği şura çalışmalarında hükümet aktif olarak taraf olarak bazı generallerin terfi etmemesi, komuta yapısının kendi istekleri doğrultusunda oluşması için direnmiş, Cumhurbaşkanlığı da buna destek olmuştur. Ağustos 2012 şurası sonrası aralarında Genelkurmay Başkanı Org. Işık Koşaner ve kuvvet komutanlarının da bulunduğu komutanlar istifa ederek tepki vermişlerdir.
11 Şubat 2014 tarihinde TBMM'de personel kanununda yapılan değişiklikle, görevi dolayısıyla işlenen suçlardan dolayı soruşturma açılmasına, Genelkurmay Başkanı, Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanları hakkında Başbakan; Jandarma Genel Komutanı hakkında ise İçişleri Bakanı karar verebileceği kabul edildi. Yasayla, tuğ, tüm ve korgenerallere, mevcut sisteme göre, daha erken terfi imkânı sağlandı. Kuvvet komutanları ve Genelkurmay Başkanlarının "birer yıl" olmak üzere yaş haddine kadar görev sürelerinin uzatılabilmesi öngörüldü. Böylece, komuta kademesini, bütünüyle Başbakan ve Hükümet'e bağımlı hale getirmenin yanı sıra, Türk Ordusu'nun terfi sistemini büyük ölçüde alt üst edildi . Bu düzenleme, ordunun emir, komuta, disiplin ve hiyerarşisi için büyük tehlike potansiyeli oluşturmaktadır.
TSK.nın elindeki tek istihbarat toplama kaynağı olan ve on yıllardır çok başarılı hizmetleri bulunan sinyal istihbaratından sorumlu GES K.lığı,Başbakan’ın talimatıyla 1 Ocak 2012 itibariyle Genelkurmay’dan MİT’e devredildi. GES K.lığının MİT’e bağlanması da tamamen siyasi bir karar ve askerlere yönelik bir tedbirdir. Dış görevler için yabancı dil bilen eleman bulamayan ve analizci sıkıntısı had safhada olan MİT, GES K.lığının ihtiyacı olan personeli TSK.dan beklemektedir.
Temmuz 2013’de TBMM Genel Kurulu’nda TSK İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesini değiştiren yasa maddesi kabul edildi. "Silahlı kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumaktır" ifadesi, "Silahlı kuvvetlerin vazifesi; yurtdışından gelecek tehdit ve tehlikelere karşı Türk vatanını savunmak, caydırıcılık sağlayacak şekilde askeri gücün muhafazasını ve güçlendirilmesini sağlamak, TBMM kararıyla yurtdışında verilen görevleri yapmak ve uluslararası barışın sağlanmasına yardımcı olmaktır" şeklinde değiştirildi. Böylece yurt içinden gelecek tehditler TSK.nın işi olmaktan çıktı, vatanı koruma görevi “savunma” görevine dönüştürüldü.
2011 yılında AKPMilletvekili Hüseyin Çelik,partisinin sözcüsü olarak, Türkiye’nin uluslararası raporlarda ‘kısmen özgür’ ülke kabul edildiğine dikkat çekip, tam özgür ülke statüsüne erişmesinin de ileri demokratik adımlara bağlı olduğunu vurguluyordu. Çelik’in bu kapsamda medyaya açıkladığı öncelikli istekleri şöyleydi; Genelkurmay’ın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması, 35’inci maddenin kaldırılması, Yunanistan ile Balkanlar’dan gelen tehdit algısına karşı kurulan Ege Ordusu ve 1’inci Ordu’nun kaldırılması, TSK’da verilen askeri eğitimin değiştirilmesi. 35’inci madde yukarıda açıklandığı gibi kaldırıldı. Milli Güvenlik Derslerinin askerler tarafından verilmesine de karşı çıkan Çelik’e göre rütbeler yerine savunma konseptleri öğretilmeli imiş. Acaba, Çelik de dahil, konsept kelimesinin ne anlama geldiğini bilen kaç AKP’li vardır? Cemaatin hükümet içindeki en önemli üyesi olan Çelik’in diğer istekleri de hükümetin aklından geçen diğer hedefleri anlamak bakımından önemlidir.Çelik’in 2023 yılına kadar tamamlanacağını işaret ettiği 15 maddelik eylem planı içinde yukarıdakilere ilave olarak öne çıkan diğer hususlar şunlardır : Genelkurmayın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması; Jandarmanın yapısı, konumu ve görev tanımı; profesyonel orduya geçiş; askerlik süresinin kısaltılması; zorunlu askerliğin kaldırılması; kaç ordu komutanlığı olacağı, bunların nerelerde bulunacağı; OYAK’ın varlığı ve işlevinin gözden geçirilmesi.
Çelik, açıklamalarında askeri okulları hedef alıyor ve “Askeri okullarda verilen eğitimin bugünkü dünya ve Türkiye ile uyumlu değildir. Mutlaka gözden geçirilmeli. İleri demokrasi standartlarında yeni düzenleme gereklidir” diyordu. AKP’nin askeri okullardaki eğitimi hedef alması da tamamen İslamcı ideolojisinin bir eseri ve bu okullarda Atatürkçü subayların yerine yeni tip bir ordu yetiştirme amacına yönelik bir stratejinin ana unsurudur. Askeri okullardaki eğitim, tamamen Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı ve onayı ile yapılmaktadır. Ancak hükümetinhedefi, düşüncelere ve ruhlara hâkim olmak, Atatürkçü düşünceyi frenlemektir. Nitekim hükümet Milli Eğitim Bakanlığı yönetmeliğinden “Atatürk devrimlerine sahip çıkan gençlik” cümlesini çıkartmış, bunu yaparken sözlü olarak “Dindar gençlik yetiştireceğiz” demişti. TSK.nın üzerinde son yıllarda oynanan casusluk, fuhuş vb. komplolar yolu ile birçok subayın tasfiyesi yanında, askeri eğitimin de değiştirilmesi ile uzun vadede Ak MİT’ten sonra Ak Ordu hedefine ulaşılacaktır. Nitekim bugünlerde Ergenekon kumpasının asıl mimarı olan MİT’in TSK personelini fişlediği ile ilgili haberler ortaya çıktı. Habere göre; MİT’in özel hayatları üzerinden subayları mezhep ve etnik kökene göre fişliyor ve fişlemeler üzerinden orduda tasfiye yapılıyor. Önümüzdeki dönemde tasfiyelerin artacağına dikkat çekilerek, tasfiyelerin cemaatin TSK.ya operasyonu algısı ile yürütüldüğü ifade ediliyor .
OYAK’a baskı yapmak konusunda her türlü fırsatı değerlendiren hükümet, TSK Güçlendirme Vakfı (TSK GV) ve bağlı kuruluşlarını da vasıfsız yandaşları ile arpalık haline getirdi. TSK GV şirketlerinin genel müdürleri tamamen siyasi ve ideolojik esaslarla atanmakta, atamalar hükümetin önerisine göre başbakan tarafından yapılmaktadır. Havelsan, Aselsan gibi savunma sanayi kuruluşlarının yönetim kurullarında yakında tek bir emekli asker kalmayacaktır. Başbakan, savunma ihalelerinde siyasi yandaşlarını kayırma işlerine devam etmektedir. Son olarak 10 yıldır Savunma Sanayi Müsteşarlığı (SSM) yapan Murad Bayar’ın görevinden alınmasının altında MİLGEM projesi kapsamında yapılacak gemi ihalesinin kendi istediği şirketler yerine Koç grubuna verilmesi yatmaktadır . Hükümet, ideolojik tutumuna devam ederek SSM’nin başına THY Genel Müdürü’nü atadı.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatı ile geçen yıl başlatılan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yeniden yapılanması ile ilgili çalışmaların, Cumhurbaşkanı ve devletin diğer organlarının da katıldığı konsensüse dayalı bir şekilde yürütüldüğü ifade edilmektedir. Bu çalışma ile temel olarak, Milli Savunma Bakanlığı’nın askerler üzerinde sivil kontrolü sağlayacağı bir yapılanma çerçevesi yanında Genelkurmay Başkanlığı ve Kuvvet komutanlıklarının yapısı da değiştiriliyor. Gül'ün savunma reformu çalışmaları için "1960 yılından bu yana yapılmayan" nitelemesi dikkat çekicidir . TSK.nın bugünkü hiyerarşisi ve terfi sisteminin temeli, 27 Mayıs 1960'tan sonra, Menderes dönemi uygulamalarından dersler çıkararak atılmıştı. Çıkarılan yasa ile subaylarının gençleştirilmesi, rütbe enflasyonunun önlenmesi, kadro fazlalığının giderilmesi hedeflenmişti.Hükümet içinde tıpkı terör konusunda olduğu gibi bu tür çalışmaları yapabilecek uzman eksikliği dikkate alındığında, ABD ve Avrupa Birliği’nin yönlendirmesi ile hükümete bir takım değişikliklerin dayatılmakta olduğu anlaşılmaktadır. Gül’e iletilen taslak çalışmada; ordunun profesyonelleşmesi, küçülmesi fakat teknolojik açıdan caydırıcılığını ve vurucu gücünün artırılması gibi temel maddeler yer alıyor. Savunma Sanayii’nin yeniden yapılandırılması, TSKGV şirketlerinin sektördeki tekelinin kırılmasının da reform çalışmalarının ana unsurlarının olduğu ifade ediliyor. Ancak, özel kaynaklardan elde edilen bilgiler sonucu yapılan çalışmalardatemel olarak aşağıdaki hususların hedeflendiği anlaşılıyor;
- Genelkurmay Başkanlığı’nın küçültülmesi ve monitör karargâh haline getirilmesi, bunun yerine Milli Savunma Bakanlığı’nın büyütülmesi sağlanacak. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kullanılması ve harekâtına MSB içinde; bakanın başkanlığındaki bir kurul tarafından komuta edilecek, bu kuruldaki tek asker sadece koordine makamı haline getirilen Genelkurmay Başkanı olacak.
- Kuvvet Komutanlıkları, ABD’deki gibi Kurmay Başkanlıklarına dönüştürülecek ve sadece personel, lojistik ve eğitim konularından sorumlu olacak. Ordu komutanlıkları yerine kara, hava ve deniz kuvvet unsurlarının müştereken bulunduğu Doğu ve Batı Komutanlığı kurulacak. Jandarma Genel Komutanlığı ise tamamen kalkacak.

Savunma Planlaması ve Ordunun Sivil (Demokratik?) Kontrolü
Ulusal güvenlik politikası; ülkenin güvenlik endişelerini, ittifakları ve rakiplerini, uluslararası katılımlarını ve önceliklerini ifade eder. Savunma politikası ise; savunma kuruluşlarının ana görevlerini, harekât çeşitlerini, potansiyel kapasitelerini, silahlı kuvvetlerin büyüklük ve yerlerini, gelecekteki gelişme ve yatırımları ile önceliklerini ortaya koyar. Bunu bu görevlerin nasıl yerine getirileceğine ilişkin ulusal savunma stratejisi izler. Bir ülkenin savunma politikası esas itibariyle üç faktörün bir araya gelmesi ile oluşmaktadır. Söz konusu faktörler; ülkenin kendi güvenliğine ve politikalarına yönelik tehdit algılaması veya değerlendirmesi, diğer imkân ve kabiliyetlerle birlikte kullanmayı düşündüğü askeri gücün boyutları ile bu gücün ne oranda kullanılacağı ve son olarak, kullanabileceği maddi imkânlar ve kaynaklar ile sağlayabileceği askeri organizasyon, askeri personel, malzeme ve teçhizat gücüdür. Ülkelerin savunma yapıları ve özellikle silahlı kuvvetleri hızla değişen jeopolitik ve askeri teknoloji değişikliklerine ayak uydurmak zorundadırlar. Geleceğin savaşlarının geçmişteki gibi olacağını düşünmek çok acı sonuçlar doğurabilir. Sürekli gelişen güvenlik ortamının gerekleri yerine geçmişin savaşına hazırlanmak pek çok ordunun yeni çağın zorlukları ile ilgili sıkıntılarının temelinde yatmaktadır.
Şekil 1: Savunma Planlaması


Kaynak: Sait Yılmaz, Ulusal Savunma Strateji, Teknoloji, Savaş, Kumsaati Yayınları, (İstanbul, 2010), s.235.
Silahlı Kuvvetleri yeniden yapılandırmada ilk adım yeni çatışma ortamına uygun güvenilir bir vizyon ortaya koymaktır. Bu vizyon, ülkenin güvenlik hedeflerini sağlayacak biçimde güvenlik ortamının şekillendirilmesinde silahlı kuvvetlerin rolünü ortaya koymalıdır.Savaş, ulusal politikanın bir vasıtası olduğundan yalnızca askeri gücün değil, ülkenin bütün kaynaklarının kullanılmasını gerektirir. Dolayısıyla, savaşın planlanması yalnızca askeri planlama ile sınırlı değildir . Savunma konsepti; belirli bir bölge, çıkar veya unsurun korunmasından ya da düşman eline geçmesinden daha geniş bir kapsam içerir. Pek çok belirsizlik altındaki savunma planlaması üst seviyede şu üç hedefe uygun kaynak havuzu oluşturma gayreti içerisindedir ; (1) Güvenlik ortamını şekillendirmek. (2) Geniş çaplı çatışmalardan düşük ihtimalli operasyonlara kadar gerekli askeri kabiliyetler. (3) Geleceğe ilişkin modernizasyon ve stratejik uyumu sağlamak.Savunma politikalarına yanlış bilgilendirilmiş ya da eksik sivil katkı; isabetsiz politika seçeneklerine ve askerlerin politize olmasına yol açar.Siyasi iktidara daha sempatik bakan üst düzeyli askerlerin terfi etmesine, bütçe ve diğer süreçlerin silahlı kuvvetlerin yapı ve faaliyetlerini etkilemek için kullanılmasına yol açabilir.
ABD’de sivil-asker ilişkilerinin temelleri Amerika’nın kurulduğu 1776 yılına kadar geri gitmektedir. Askeri bir sınıfın ortaya çıkışı yeni doğmuş ABD demokrasisi için en büyük tehlike olarak görülmüştü . Bu yüzden Anayasada özel düzenlemelere gidildi ve Anayasanın yazarları tarafından sık sık bu endişeye vurgu yapıldı. ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyet tehlikesine karşı 1948 yılında tespit edilen askeri strateji ile tarihinde ilk defa barış zamanından itibaren büyük ve aktif bir silahlı kuvvet muhafaza etmeye başladı. 1949 yılında Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı kuruldu. 1950 Yılında Kore Savaşı çıktığında ilk sivil-asker krizi General MacArthur ile yaşandı. Tarihte ilk defa askeri hedefler politikacılar tarafından belirlendi, kuvvet kullanımına sınırlamalar getirildi ve sonuç hüsrandı . Vietnam’dan Reagan dönemine kadar olan dönem ABD Silahlı Kuvvetleri için kâbus oldu . 1986 yılında Kongre’de kabul edilen Savunma Bakanlığı Yeniden Reorganizasyon Kanunu (Goldwater-Nichols Act) ile Genelkurmay Başkanı; Başkan ve Savunma Bakanı’nın baş askeri danışmanı oldu. Amerikan Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri, birbirlerinden bağımsız olarak doğrudan Savunma Bakanlığına bağlıdırlar. Kuvvet Komutanları, kendi kuvvetleri üzerinde emir-komuta yetkisine sahiptirler. ABD Genelkurmay Başkanı ise, Savunma Bakanı ile Ulusal Güvenlik Konseyi’nin askeri danışmanı konumunda olup, emir-komuta yetkisi bulunmamaktadır.
ABD’de sivil-asker ilişkileri belirli bir evrimden geçmektedir. Anayasal olarak askeri bir müdahale ile ilgili ne, ne zaman, nerede ve nasıl yapılacağını belirlemek sivillerin yetkisinde olmakla beraber genellikle ‘ne zaman’ ve ‘nasıl’ sorusunun cevabı askerlere kalmıştır. Askerler görevlerini icra ederken kesin askeri hedefler belirler ve amaç ne olursa olsun zaferdir, bu esnada politik düşünceler ikinci planda kalmıştır. Batılı ülkelerin silahlı kuvvetlerin demokratik kontrolü savının altında yatan temel neden kendi tarihsel koşulları itibarı ile askere olan güvensizliktir. ‘Silahlı Kuvvetlerin demokratik kontrolü’ savının dışarıdan ihraç meselesi haline gelme nedeni ise dış politikada kolaylıkla istismar vasıtası olarak kullanılabilmesi ve hedef ülke ulusal gücünün manipülasyonuna açık bir ortam sağlanabilmesidir. Bu yöntemler, Yunanistan’da askerler sistem içinde iyice pasifize edilmiştir. Ordudaki terfi ve emeklilik işleri, politikacıların işi haline gelmiştir. Politikacılar, kendi düşüncelerini paylaşmayan subayları görevlerinden uzaklaştırmaya ve emekli olmuş olsa dahi istediklerini göreve getirmeye başlamışlardır. Ordunun rolü, dış politika karar alma sürecinde askeri konularda danışmanlık yapmakla sınırlı hale gelmiştir.
Silahlı Kuvvetlerin demokratik veya siyasi kontrol altında bulunmasının kesin bir modeli belirlenememiştir. Herhangi bir ülkede silahlı kuvvetlerin demokratik kontrol biçimini etkileyen pek çok faktör olduğu görülmektedir. Bunlar arasında ; sivil-asker ilişkilerinin tarihsel kapsamı, ülkenin iç politik, ekonomik ve sosyal yapısı, uluslararası ortam, iç kurumsal faktörler (özellikle silahlı kuvvetlerin kullanımı ile ilgili anayasal, hükümet ve idari düzenlemeler), askeri kültür ve askeri profesyonellik sayılmaktadır. Her toplumun kendine özgü koşulları, bazı özel göstergelerle birlikte değerlendirilerek, o toplumda Silahlı Kuvvetlerin demokratik kontrol altında olup-olmadığı söylenebilir.Burada ana konu sivil kesimin silahlı kuvvetlerin isteklerini daha iyi anlayacak ve karşılayacak bir davranış biçimi geliştirmesi, buna karşılık silahlı kuvvetlerin de savunma politikasının oluşturulmasında sivillerin kılavuzluk rolü olduğunu kabul etmesidir. Her iki taraf kendi alanları bakımından ulusal güvenlik ihtiyaçlarını belirlemek ve silahlı kuvvetlerin rolünü desteklemek için uygun kaynakları geliştirmek, muhafaza etmek ve sağlamak için birlikte çalışmalıdır.

Türkiye’de Sivil-Asker ilişkileri..
250 yıllık ABD’nin ordu geleneği son 70 yıla sığmaktadır. Türk Ordu teşkilatı Büyük Hun İmparatorluğu döneminde Mete Han tarafından M.Ö.209 yılında kurulmuştur. Türklerin bilinen ortalama 5000 yıllık tarihinin tamamına yakını sıcak savaşlarla geçmiştir.Mete Han’ın kurduğu Hun çekirdek devlet teşkilatı; Hunlardan Göktürklere onlardan Selçuklulara ve Osmanlılara nihayet Cumhuriyet dönemi anayasalarına kadar geçen yüzyıllar boyu Türk asker-devlet, ordu-millet anlayışının temelini teşkil etmiştir . Teşkilat millet (ulus) kökenlidir ve askerdir. Askerlerin başı olan başkomutan ulusun da başkanıdır. Devlet Başkanı ve Başkomutan sıfatlarının tek kişide toplanması tüm Türk tarihi boyunca görülür. Nitekim Atatürk’te Büyük Taarruz öncesi Devlet Başkanı ve Başkomutan yetkilerini almıştı. Devlet Başkanı’nın altındaki Danışma Meclisi de Türk devlet anlayışının demokratik yönünü temsil etmektedir.Bu danışma meclisi bugün Şura olarak asker-sivil ilişkilerinin merkezi olmaya devam etmektedir. Silahlı Kuvvetlerin ve askerlerin Türkiye’deki konum ve işlevi, kendine özgüdür ve çoğu ülkeden farklılık arz eder. Bu durum, temelde tarihsel, sosyal ve kültürel bir dizi etmenin sonucudur . Türkiye’deki sivil asker ilişkisini bir kaç kanun değişikliği ile birden bire Batılı normlarla örtüştürmeye çalışmak gerçekçi ve akılcı değildir.
İleri demokrasilerde silahlı kuvvetlerin sivil kontrolü arzu edilen bir durumdur. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için jeopolitik, strateji, güvenlik, savunma ve uluslararası ilişkiler konularının tümünü kavrayacak tarzda eğitim görmüş ve tecrübe sahibi olmuş siyasi kadrolara ihtiyaç bulunmaktadır. Çünkü ülkenin varlığını, bütünlüğünü, güvenliğini, anayasal düzenini ve huzurunu sağlayacak konularda yapılacak hatalar, ülkenin geri dönülmesi mümkün olmayan bir yöne sürüklenmesine sebep olabilir. Bu nedenle, bu kadrolar oluşuncaya kadar, siyasetçilerin ve askerlerin karşılıklı anlayış çerçevesinde koordineli bir şekilde çalışmaları ve hassasiyetleri dikkate alarak işbirliği içinde hareket etmeleri en uygun hareket tarzı olacaktır.Türkiye’deki siyaset adamlarının; entelektüel birikim olarak Batılı standartlardan oldukça geride, ülke güvenliği ve devlet yönetimi konusundaki eğitim düzeyleri ve birikimleri ile silahlı kuvvetleri yönlendirecek karşılıklı bir güven ve işbirliği ortamı düzeyine henüz ulaşamamış olmaları Türkiye’de sivil-asker ilişkilerinin önündeki en büyük engeldir. Bunu test etmenin en iyi yolu özellikle son 10 yılda Milli Savunma Bakanı ya da SSM Müsteşarı olarak atanan kişilerin özgeçmişlerinin incelenmesidir.
Türk Silahlı Kuvvetleri; anayasa ve kanunlar uyarınca, TBMM’nin ve Bakanlar Kurulu’nun etkin demokratik ve politik kontrolü altındadır. Anayasamıza göre, Millî Güvenlik Kurulu ve Yüksek Askerî Şura; asker ve sivil üyelerin oluşturduğu anayasal organlardır. Bu çerçevede, silahlı kuvvetlerin yetki ve görevleri, çerçevesi ve bunların sınırları başta Anayasa, Genelkurmay Başkanı’nın Görev ve Yetkilerine Dair Kanun, İç Hizmet Kanunu ve silahlı kuvvetleri doğrudan ilgilendiren diğer kanunlarda açıkça ve ayrıntılı bir şekilde belirlenmiştir. Bu bağlamda, askerî hizmet ve görevler; Bakanlar Kurulu tarafından saptanan devletin milli güvenlik siyaseti çerçevesinde yönlendirilmekte ve yerine getirilmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ve Milli Savunma Bakanlığı’na ilişkin savunma harcamaları da TBMM tarafından onaylanmaktadır. TBMM söz konusu onaylamayı yaparken, Bakanlar Kurulu tarafından önerilen savunma bütçesinden gerekli indirmeleri yapma yetkisine ve denetim sistemine sahiptir.
1982 Anayasası’nın 117’inci Maddesi ile TBMM’nin manevi varlığından ayrılmayan, Bakanlar Kurulunun sorumluluğunda bulunan ve Cumhurbaşkanı tarafından temsil olunan Başkomutanlık görevinin fiilen Genelkurmay Başkanı tarafından yerine getirileceği öngörülmüştür. Genelkurmay Başkanının kanunda belirtilen görev ve yetkilerinden dolayı Başbakana karşı sorumlu olacağı belirtilmiştir. Genelkurmay Başkanlığı ve Başkomutanlığın anayasal düzen içindeki yerleri çok ayrıntılı olarak düzenlenmiş ve bu kurumlar, birkaç anayasal kuruma birden bağlanmıştır. Bu düzenlemeler ile TSK.nın siyasal sürecin olağan işleyişine müdahale ederek mevcut dengeyi bozmasının önlenmesi amacı güdülmüştür. Aynı şekilde, Başkomutanın en seçkin, en deneyimli ve askeri dehaya sahip bir asker olması gerektiği ve TBMM’nin bu özelliklere sahip olamayan bir kimseyi Cumhurbaşkanı seçme ihtimali mevcut olduğu değerlendirildiği için, Başkomutanlık yetkisinin fiilen kullanımı Cumhurbaşkanına bırakılmamıştır . Genelkurmay Başkanlıklarını bir bakanlığa bağlayan ABD, İngiltere, Fransa ve benzeri Batılı devletlerin aksine bir taraftan askeri sistemin kendine özgü işleyiş biçimine karışılmamasına, diğer taraftan da TSK’nın tamamen siyasal iktidarın kontrolü altında olmasının önüne geçilmeye çalışılmıştır. Görev ve yetkilerinden dolayı Başbakana sorumlu Genelkurmay Başbakanın diğer yönlerden tamamen bağımsız ve bu anlamda bakanların üstünde olduğunu düşünmekte doğru değildir.
Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK), TSK personelinin katılmasının zorunlu olduğu ek bir sosyal güvenlik kuruluşudur. TSK personeli için emeklilik, maluliyet ve ölüm yardımları, konut yardımı, ordu pazarı açma ve borç para verme gibi hizmetleri yerine getirir. Kurum çeşitli yatırım alanlarına yönelebilmesi bakımından da yatırımcı bir kuruluştur. Kurum kaynağı büyük ölçüde TSK mensuplarının aylıklarından kesilen ödentilerden oluşmaktadır. OYAK’ın ekonomik olarak güçlenmesi, gün geçtikçe TSK.nın ekonomi ve dolaylı olarak siyasi iktidar ile ilişkilerinde önemli bir parametre olmasını sağlamaktadır. Artan savunma harcamaları, Silahlı Kuvvetler ile sermaye çevrelerini yeni ilişkiler içine itmiş ve bunlar arasındaki ilişki giderek yoğunlaşmıştır. OYAK’ın ve TSK Güçlendirme Vakfı’nın ellerindeki kaynakların çok büyük rakamlarla ifade edildiği göz önüne alınırsa, TSK.nın dolaylı kontrolündeki ekonomik kaynakların, ülkenin genel yönetiminden sorumlu siyasal iktidarın ekonomi politikası üzerinde ne denli etkili olduğu ve önem arz ettiği daha iyi anlaşılır .
Şekil 2: Sert Güç Kullanımı Konsepti


Türkiye’de sivil ve asker ilişkilerindeki kopukluğun başta gelen nedenleri arasında askerlerin iktidarın niyetlerine ilişkin şüpheleri yanında iki taraf arasında bu güveni sağlarken, profesyonel bir işbirliğin köprüsü olacak savunma alanında uzmanların yetişmemiş olmaması yatmaktadır. On yıllardır Genelkurmay Başkanlığı’nın MSB.lığına bağlanması ile tartışmalar kısır bir zeminde yürürken, bu bağı sürdürecek sivil kadroların yetiştirilmesi akla gelmemiştir. Bu maksatla, Savunma Bakanlığı bünyesinde bir ‘Ulusal Savunma Akademisi’ kurulması düşünülmelidir. MSB.lığı içinde oluşturulacak savunma politikaları alanında uzman, ABD’deki Paul Wolfowitz, Bob England gibi uzmanların MSB içinde de yer alması hem güven sorununun aşılmasında hem de TSK.nın güvenlik kurgusu içinde sivillerin verdiği görev ve çıkar endeksi kapsamında kendi hazırlıklarını yapmasında sağlıklı bir savunma rehberi (defence guidance) edinmesine imkan sağlayacaktır. Bu tür uzmanların sık sık değişmemesi, güvenlik ve savunma alanında alınan karar ve önceliklerin oluşturulmasında askerlerin katkısının ve olur’unun sonuna kadar aranması, bunların parti değil devlet politikası olarak görülmesi karşılıklı güvenin sigortası olacaktır. Bunun için en uygun çatı olarak MGK Genel Sekreterliği düşünülmeli, ayrıca Savunma Bakanlığı tarafından oluşturulacak ‘Savunma Planlama’ komiteleri gibi ihtiyaca göre oluşturulacak çeşitli komite ve komisyonlara ilgili devlet kurumlarının katılması ve bunların de kendi alanlarında savunma uzmanları yetiştirmesi sağlanmalıdır.

Türkiye’nin güvenlik ve savunma vizyonu için temel kriterler..
Türkiye, Soğuk Savaş boyunca güvenliğini Batıya, özellikle NATO ve ikili düzeyde ABD’ye dayama alışkanlığını henüz aşabilmiş değildir. Soğuk Savaş sonrası güvenlik mimarileri içinde Avrupa güvenlik ve savunma yapısı içinde yerini alamayan Türkiye, hantallaşan ve Batının operasyon kutusu haline gelen NATO’dan alacağı çok fazla şey kalmamıştır. Yeni bir transatlantik anlaşması bu konumu daha da zayıflatabilir.Öte yandan, küreselleşmenin ulusal güvenliğe olumsuz etkileri karşısında ulus-devletin ihtiyaç duyduğu yeni roller ve kurumsal dönüşümler sağlanamamıştır.Türkiye büyük güç merkezleri arasında sıkışmış konumdadır. Türkiye, ABD ve AB hegemonya kurgusu içinde içeriden ve dışarıdan ağ stratejisi ile dönüştürülme ve bölünme sürecine girmiştir. AB süreci ve reformları ile ülkenin güvenlik parametreleri aşınmış, güvenlik kurumları işlevsiz hale gelmiştir. Türkiye’nin gündemi, ABD’nin bölgesel projeleri ve demokratik özerklik adı altında Kürt devleti planı ile kısırlaştırılmıştır. AB sürecinin ve yakın coğrafyasındaki ABD müdahalelerinin etkisi ile Irak, Suriye ve Kıbrıs’taki gelişmelerin gösterdiği gibi Türkiye kendi güvenlik sorunlarının çözümünde dış kaynaklı siyasi ve ekonomik yaptırımlara oldukça bağımlıdır. Bu yüzden, 21’inci yüzyılın ilk çeyreğinde küresel güç dengesi piramidinde Türkiye’nin statüsü bölgesel bir güç bile değildir. Ancak modern tarihin, Türkiye’nin önüne çıkardığı fırsatlar iyi değerlendirildiği takdirde, bölgesel ve küresel güç arasında bugünkü Rusya’nın konumuna yakın bir güç konumu elde edilmesi mümkün olabilir. Türkiye, AB ve ABD ile ilişkilerini gözden geçirmek, Çin ve Rusya ile çatışmadan, ulusal çıkarlarını sağlayacak ve idame ettirecek dengeli ve proaktif politikalar uygulamak zorundadır.
Türkiye, dış politikada alternatif üretmezken belirgin bir güvenlik konsepti ve kurgusu olmaması nedeni ile sadece TSK.ya dayalı güç politikası uygulama yeteneği de siyasi sıkıntılar nedeni ile aşınmaktadır. Güçlü ve dış etkilere dayanaklı bir güvenlik kurgusu için öncelikle ve en az ABD, İngiltere ve Almanya'daki kadar güçlü bir devlet yapılanmasına ihtiyaç vardır. Bu kapsamda, Cumhuriyet rejimi ile barışık bir iktidar ile birlikte güvenlik ve istihbarat fonksiyonları ile ilgili devletin yapısal değişikliklere gereksinimi bulunmaktadır. Siyasi konularda olduğu gibi güvenlik alanında da karşılıklı itimatsızlık nedeni ile sivil-asker kurumsal işbirliği büyük ölçüde işlemez hale gelmiş; inandırıcı, entegre ve birbirinden güç alan bir güvenlik politikası oluşturma ve uygulama imkanı kalmamıştır. Balkanlar; Yunanistan’a, Karadeniz ve Orta Asya enerji hatları ile birlikte; Rusya’ya teslim edilmiştir. Irak’ın kuzeyinde Kürt devletinin fiilen kurulmasına göz yumulmuş, terörle mücadeleye yerine müzakere yapılarak ülkenin Güneydoğusu bölünme sürecinde çok tehlikeli bir döneme girmiştir. Ülkenin yumuşak gücünü oluşturacak sivil kabiliyetler geliştirilemediği gibi dış fonlarla yönlendirilen sivil toplum örgütü veya kuruluşu görünümlü unsurlar bozucu özellikleri ile kendileri güvenlik sorunu olmaktadırlar.
Güvenlik kurgusu içinde hükümet-sivil-asker-üniversite-araştırma merkezleri-elit tabaka gibi sürece katkıda bulunacak aktör ve kurumlar dahilinde bir kurgu ve entegrasyon olmadığı için politika ve strateji üretmekte sıkıntılar devam etmektedir. Türkiye, politika ve strateji üretmekteki sıkıntılarının yanında hayati çıkarları söz konusu olduğu halde güç kullanmaktan ve güç projeksiyonsuzluğu nedeni ile etki sağlamaktan uzaktır. Ülkenin en önemli sorunu vizyonsuzluk ve kendi çıkarlarına uygun roller belirleyememektir.Türk ulusal güvenlik kurgusu; bölgesel şartlar, güç merkezlerinin yakın coğrafyasına dayatmaları, iç ve dış güvenlik sorunları nedeniyle politika oluşturma ve uygulama sürecinde bir an önce yapısal, yöntemsel ve siyasi vasıtalar bakımından radikal değişikliklere ihtiyaç duymaktadır. Türkiye, sadece Silahlı Kuvvetlerinin caydırıcılığına dayanan; reaktif ve ulusal güvenlik endeksli güvenlik konseptini aşarak “ulusal çıkar endeksli”,yumuşak ve akıllı güç’ün tüm unsurlarını bir güç projeksiyonu içinde birleştirmiş yeni bir güvenlik kurgusuna ihtiyaç duymaktadır.
Türkiye’nin güvenlik önceliklerinin başında ulus-devlet yapısının; Atatürk ilkeleri doğrultusunda ülke bütünlüğü, laiklik, Türk kimliği, ulusal bilinç, çağdaşlaşma, hukukun üstünlüğü ve geleneksel kültürel değerlere dayalı dokularının güçlendirilmesi gelmektedir. Bu amaçla dış merkezlerin ülke güvenliğine olumsuz etkilerini giderici tedbirler alınmalı, bozucu nitelikteki dış kaynaklı ülke içi medya, sermaye, sivil toplum, dernek, vakıf, etki ajanı bağlantıları yok edilmelidir. Ulus-devlet yapısı, ulus kimliği ve birliğini koruyacak altyapı dönüşümleri yeni ulusal güvenlik politikasının merkezinde olmalıdır. Ancak, Türkiye, ulusal güvenliği açısından içe kapalı bir tutum izlememeli, jeopolitik konumuna uygun yeni roller belirlemelidir. Tek boyutlu ve salt güvenlik odaklı politikalar yerine ulusal çıkar endeksli, belirli stratejiler içinde bitişik coğrafyalara açılım sağlayan yeni kavramsal açılımlar; hegemonun biçtiği rol yerine hegemon ile ortak veya bağımsız düşünme, uygulama refleksi sağlanmalıdır. Dış politikanın kapsayıcılığı artırılarak; bölgesel projeksiyonlar üzerine oturtulmuş, ekonomik ve kültürel kodları ihtiva eden bir teorik yapı ve buna uygun stratejiler oluşturulmalıdır.Dışa bağımlılığı asgari düzeyde ve kendi kaynaklarını optimum kullanan ekonomik gelişme; dış borç - ekonomik yaptırımlar - finans oyunlarına dayanıklı, güçlü bir ekonomi ise ulusal gücün temeli olmalıdır.
Ulus-devlet yapısını tekrar çağın şartlarına göre güçlendirmiş Türkiye, ‘büyük güç’ olarak bölgesel ve küresel roller edinebileceği bir güvenlik ortamında yumuşak ve akıllı gücünü de kullanabilen bir güç projeksiyonu ile ulusal çıkar endeksli bir güvenlik yapısı ve proaktif politikalarla geleceğe emin adımlar atabilir. Türkiye’nin uygulamaya çalışacağı güvenlik sisteminin ve uygulamalarının temelini aşağıdaki faktörler oluşturmalıdır;
(1) Küresel ve bölgesel ulusal çıkarlar,
(2) Coğrafi olarak Avrasya odaklı “büyük güç” olma aktör rolü,
(3) Gerektiğinde kategorik zorlayıcı güç politikalarına başvurabilen, siyasi irade ve egemenlik bakımından bağımsız ve kendi kendine yeterli bir dış politika,
(4) Büyük ölçüde yumuşak güce dayanan, iç ve dış güvenlik ortamını kendi ulusal çıkarları doğrultusunda sistemli olarak şekillendiren etkin bir güç projeksiyonu,
(6) Atatürk ilkelerini özümsemiş bir ulusal bilinç ve eğitim düzeyi ile bilim ve bilgiye yön verecek bir eğitim sistemi,
(7) Dış politikada çok seçeneklilik, her coğrafya ve güvenlik ortamına göre değişen ittifak ve işbirliği ilişkileri içinde proaktif çevresel angajman politikaları,
(8) Küreselleşmenin menfi etkilerine dayanıklı ve küreselleşmeyi kendine avantaj haline getirecek yeni yapılanmalar ve roller.

Nasıl bir Silahlı Kuvvetlere ihtiyacımız var?
Ülkelerin silahlı kuvvetlerinin etkinliğini asker sayısına dayalı olarak derecelendirmek artık mümkün değildir. Son yirmi yıldır yapılan uluslararası güvenlik müdahaleleri ve çokuluslu harekât örnekleri bu kapsamda önemli dersler ortaya çıkarmıştır. Bir ülkenin askeri gücünün uluslararası düzeyde etkinliğini belirleyen faktörleri şu şekilde sıralayabiliriz; (1) Nükleer silahlara sahip olma. (2) Dış ülkelerde askeri varlık bulundurma, güç projeksiyonu (üsler, denizaşırı varlıklar vb.) ve stratejik kuvvet kaydırma (ulaştırma) ve takviye yeteneği. (3) Stratejik ve taktik haberleşme kabiliyetleri. (4) Modern teknolojinin keskin uçlarını kullanan (rakipsiz veya karşı konulamaz) çevik ve etkili (isabetli ve tahrip gücü yüksek) ateş desteği ile takviye edilmiş manevra kabiliyetleri. (5) Süratli, zamanında ve emniyetli bir şekilde kuvvetlerinin lojistik desteğini, barınma ve idamesini sağlayacak kabiliyetler.Öte yandan, Silahlı Kuvvetler dışında da askeri işlevleri olan zorlayıcı güç unsurları ortaya çıkmıştır. Bunların başında özellikle Irak Savaşı ile gündeme çok daha fazla oturan özel askeri şirketler gelmektedir. Paralı askerlerden farklı olarak, özel askeri şirketler yasal bir statüye sahiptirler. Dünyada yüzlerce özel askeri şirket bulunmakta ve bunlar 110 ülkede faaliyet göstermektedir. Özel askeri şirketler, devletlerin özel jandarmalığından, örtülü operasyonlarına, bir devletin başka topraklardaki faaliyetlerine, ticari şirketlerin çıkarlarının muhafızlığından mafya ve terör örgütleriyle dirsek temasına kadar, geniş bir yelpazede faaliyette bulunmaktadırlar.
Türk Silahlı Kuvvetleri, ulusal gücümüzün en önemli güç çarpanı ve kaynağı olmakla birlikte, bu gücün 21’inci yüzyılın koşullarına ve Türkiye’yi bekleyen tehdit ve fırsatların gerektirdiği güç pratiklerine uyumlu hale getirilmesi gereklidir. TSK içinde yapılan teknolojik düzeydeki tüm silah ve araç geliştirme ve yenileme faaliyetlerine rağmen, bunlar, entegre bir güvenlik ve savunma politikasının parçası olmaktan çok; cari güvenlik ihtiyaçları, kısmen de Soğuk Savaş’tan kalma Ege sorunları gibi güvenlik konuları içinde süregelen gereksinimler dahilinde edinilmektedir. TSK.nın gerek komuta ve kuvvet yapısı, gerekse harekât ve eğitim doktrin ve kurumları Soğuk Savaş mantığından temel olarak sıyrılamamıştır. Bunun temel göstergesi TSK.nın diğer ordular ile karşılaştırıldığında hala savunmacı bir anlayışa dayanan ve Edirne’den Hakkâri’ye kadar tüm Türkiye’ye yayılan asker sayısı ile öne çıkmasıdır. Yeni güvenlik sorunlarının gerektirdiği doktrin ve teknolojiye dayalı kuvvet dönüşümleri henüz geliştirilememiş, terörle mücadelenin yükünün büyük ölçüde TSK.ya bırakılması da bu dönüşümlerin ötelenmesine neden olmuştur. TSK.nın devam eden (kara, hava, deniz ve jandarma) kuvvet komutanlıkları ve numaralı ordu komutanlıkları; Soğuk Savaş’ın Sovyet Birliği tehdidine karşı, ABD tarafından bize dikte edilen tehdide uygun olarak geliştirilmiş ve bu tehdidin gerçekte olmadığı en azından 1990’larda anlaşılmış olmasına rağmen eskianlayışın komuta ve kuvvet yapısı büyük ölçüde devam ettirilmektedir.
Gelişen iletişim ve ulaşım çağında ne dağlar ne de denizler artık güvenli sınırlar değillerdir. Üç tarafı denizle çevrili olmasına rağmen birden fazla cephede mücadele etme gereği Türkleri tarih boyunca olduğu gibi gene iç hat konumuna düşürmektedir. Dış cephelere ilave olarak Türkiye, bölücü terör ile de bir yandan sürekli olarak savaşma yeteneği ve azmini sürdürmek zorundadır. Teknolojik açıdan Türkiye, uzaya dayalı kabiliyetlerin yoğun olarak kullanıldığı hava, füze ve istihbarat kabiliyetleri ile kitle imha silahlarına karşı oldukça hassastır. İç tehdit her zamankinden daha öncelikli ve acil olmakla birlikte, dış tehdit kaynakları da azalmamıştır. Türkiye’yi sert güç kullanımına itebilecek kırılma noktaları şu şekilde sıralanabilir;
- Irak’ın kuzeyindeki oluşumların Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit etmesi ya da Irak’ın muhtemel bölünmesi sonrası Kerkük ve Musul’a ilişkin çıkarlarımız ve Türkmenlerin haklarının korunmasına yönelik sert güç ihtiyaçları,
- İran’ın muhtemel parçalanması sonucu ortaya çıkacak fırsat ve tehditlerin değerlendirilmesi,
- Montreux Sözleşmesi’nin hilafına istekler yanında Rusya’nın emrivaki savaşlarının ve provokasyonlarının (Ermenistan, Gürcistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Özbekistan üzerinde) Türkiye’nin çıkarlarına ve Türk dünyasına olabilecek olumsuz sonuçları,
- Muhtemel bir Türk-Yunan Savaşı ile Ege, Batı Trakya ve Kıbrıs’taki mevcut sorunların yeni bir mecraya taşınması,
- Arap ülkeleri ve İsrail’in Türkiye ile bir ‘Su Savaşı’na girmeleri.
Türkiye’yi bekleyen savaş senaryolarını büyük güçlerin hedefleri ve savaş olasılıklarından ayrı tutmak mümkün değildir. Ekonomi ve savunmasını krizden kurtarmak ve güç kazanmak için zamana ihtiyacı olan ABD, daha çok yumuşak gücüne ağırlık verse de zorlayıcı metotlar kullanması kaçınılmazdır. Bu durum sert güç için ABD’nin müttefiki ve vekili olabilecek ülke arayışlarını içinde Türkiye’yi işaret etmektedir. Türkiye üzerinde oynanmakta olan oyunların amacı da Türkiye’yi bu role hazırlamak ve zorlamaktır. Rusya ise etrafındaki güç boşluklarını doldurmak, ülke bütünlüğünü korumak için, askeri gücünü sürekli güçlü tutmakta ve gerektiğinde Çeçenistan, Gürcistan ve Ukrayna’da olduğu gibi en acımasız şekilde kullanmakta tereddüt etmemektedir. Türkiye, Karadeniz’den Moğolistan’a Rusya ile çeşitli kriz ve askeri çatışma senaryolarına hazır olmalıdır. Bu coğrafyadaki ülke rejimlerinin tamamen Rusya’nın kontrolüne girmesi veya işgali; Türkiye’nin Türk dünyası ile tek otobanının da kapanması anlamına geleceğinden sonuçları hayatidir. Öte yandan İran’ın parçalanması hemen doğumuzda bir Kürt devleti unsurunun daha ortaya çıkması riski taşımasının yanında, ‘Güney Azerbaycan’ devletinin kuruluşu ile Orta Asya’ya daha rahat bir çıkış yolu kazanılabilir. Yunan siyaset adamlarının Türkiye ile ilgili sorunları iç politikaya malzeme yapma alışkanlığı ve Büyük Yunanistan (Megali İdea) fikri yaşadıkça ne Türk-Yunan sorunlarına diplomatik bir çözüm bulunabilecek, ne de Yunanlıların Türklerden istekleri bitecektir. Yunanistan, Türkiye’nin başının belaya girdiği her dönemifırsat bilerek Ege ve Kıbrıs’ta oldu-bitti yaratabilir. Ortadoğu’da şimdilik gündemden düşmüş gözüken Suriye ile Hatay sorunu ve İsrail’in vaat edilmiş toprakları gibi projeler bir gün uyanabilir. Irak’ın da dâhil olduğu bir Arap-İsrail ittifakı “su savaşı” için Türkiye’yi tehdit edebilir. Akılsız politikalar ile Irak ve Suriye’yi terör bataklığına dönüştüren Türkiye’nin Ortadoğu için de yeni bir stratejiye ve güç projeksiyonuna ihtiyacı vardır.

Savunma alanında yapılması gerekenler..

Yeni güvenlik ortamının askerlere dikte ettiği en önemli doktrin değişikliği kuvvetler ayrılığı değil ‘müşterek harekat (kara-deniz-hava iç içe)’ esasına dayanan ve artık tehdit ve fırsatlara ülke dışında askeri varlık bulundurma ve stratejik kuvvet takviyesi ile cari olarak odaklanan ‘güç projeksiyonu’ anlayışıdır. Soğuk Savaş sonrasında stratejik güvenlik ortamı Türkiye’ye Balkanlar-Güneydoğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya, Ortadoğu olmak üzere üç önemli ilgi ve etki sahası sağlamıştır. Bu anlayış çerçevesinde artık kuvvet komutanlıkları ve numaralı ordu komutanlıkları yerine doğrudan Genelkurmay Başkanlığı’na bağlı, bu güvenlik bölgelerine yönelik Müşterek Kuvvet Komutanlıkları kurulmalıdır . Bu komutanlıklar büyük ölçüde kriz esnasında aktive edilecek şekilde daha çok çekirdek unsurlar ile teknoloji tabanlı olarak teşkil edilmelidir. Acil kuvvet ihtiyaçlarının merkezde hazır tutulacak Reaksiyon Kolordusu ve Barış Gücü Tugayı ile karşılanması düşünülmelidir. TSK.nın kuvvete ve tehdide dayalı harekât konseptinden kabiliyete ve (ulusal) çıkar esasına dayalı bir yapılanmaya gitmesi gereklidir. Bu nedenle, müşterek komutanlıklarını durumdan duruma (çeşitli senaryolara hazır) oluşturulacak kuvvet kombinasyonları içinde takviye edecek kabiliyetleri modüler olarak bünyesinde bulunduracak uzay, istihbarat, stratejik iletişim vb. gibi kabiliyet havuzlarına (özel komutanlıklar) ihtiyacı vardır.
Sert gücün ana unsuru olan Türk Silahlı Kuvvetleri; hem yeni güvenlik ortamının içeride ve dışarıda ortaya çıkardığı tehditler ile mücadele edecek, hem de ülkenin ulusal çıkar endeksli proaktif güvenlik kurgusu içindeki konumuna uygun yeni (yumuşak) güç projeksiyonu içindeki yerini tamamlayacak kendine uygun konseptler, rol, yapılanma ve kabiliyetler ile bütünleştirilmelidir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu projeksiyon çerçevesinde güvenlik ortamını şekillendirme ve ulusal çıkarları barıştan itibaren koruma ve kollama stratejisi ‘barıştan itibaren angajman’ konsepti ile sağlanabilir. TSK.nın yeni güç projeksiyonuna uygun daha çevik, tamamen profesyonel ve mobil bir kuvvet yapısı geliştirmesi, bunu ülke çıkarlarını koruma ve sağlama görevinde gerektiğinde kullanacağı bir ülke dışı varlık bulundurma ve takviye konsepti çerçevesinde ihtiyaç duyduğu ‘stratejik kuvvet aktarımı (strategic lift)’ ile desteklemesi öncelikli görevi olmalıdır. Bu konseptin omurgası yeni kurulacak ‘Stratejik Ulaştırma Komutanlığı’ olacaktır. Söz konusu konsept çevresinde kuvvet yapısı ise ülke coğrafyasına bitişik coğrafyalara odaklanan bugünkü modern silahlı kuvvetler anlayışına uygun bölgesel Müşterek Kuvvet Komutanlıkları ile fonksiyonel komutanlıklardan meydana gelmelidir. Silahlı Kuvvetlerin yeni bir askeri konsepti ile güç projeksiyonu oluşturmak için aşağıdaki yapısal değişikliklere gitmelidir(Şekil 3);
(1) Barıştan itibaren angajman konsepti dahilinde stratejik ulaştırma ve istihbarat kabiliyetlerine dayalı Merkez-Üs ilişkisi içinde çevre coğrafya dahilinde diğer ulusal yumuşak güç unsurları ile birlikte kademeli ve kategorik güç uygulayabilecek bir konsept çerçevesi geliştirilmelidir.
(2) Küçülürken etkinliği korumak için mevcut Kuvvet ve Ordu Komutanlıklarıkaldırılarak fonksiyonlarının Batılı Ordularda olduğu gibi Müşterek Komutanlıklar şeklinde Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde birleştirilmelidir.
(3) ‘Kuvvete dayalı’ yapılanma yerine modern teknolojiye ve‘kabiliyete dayalı’ bir yapıya geçilmelidir.
(4) Ulusal çıkarların barıştan itibaren takibine yönelik olarak müşterek harekat prensibine uygun bir şekilde Kara, Hava ve Deniz Kuvvetlerini barıştan itibaren bir arada kullanmayı öngören, çevre coğrafyaya angaje bir stratejik güç aktarma konsept ve kuvvet yapısı dahilinde; üç adet Coğrafi Bölge esasına göre oluşturulmuş (Avrupa, Avrasya ve Orta Doğu) Müşterek Kuvvet Komutanlığı ve bir Merkezi Komutanlık kurulmalı, tüm iç güvenlik harekat sorumluluğu Jandarma Genel Komutanlığı’na verilmelidir.
(5) TSK.nın uzay, istihbarat, stratejik ulaştırma ve ülke inşası kabiliyetleri Özel Komutanlıklar adı altında kurulacak yeni komutanlıklar ile takviye edilmelidir.
(6) Silahlı Kuvvetler bünyesinde kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere istihbarat toplama, örtülü operasyonvedüşük yoğunluklu savaş kabiliyetleri geliştirilmelidir. ABD’deki örneklerine benzer Terörle Mücadele Merkezi ve özel kuvvet yapılanması örnek alınmalıdır.
TSK’nın yukarıda sayılan çalışma ve değişimleri yapabilmesinde bölücü terör ile mücadelenin belirli bir aşamada İçişleri Bakanlığı’na bırakılması elzemdir. Bu aşamaya gelmek için Irak’ın kuzeyinden başlayarak PKK’nın belinin bir kez daha kırılması gereklidir. Bu aşamadan sonra Irak’ın kuzeyinde güvenlik ortamının şekillendirilmesi için Türkiye’ye müzahir bir yeni kurgu sağlanmalıdır.
Şekil 3: Önerilen Türk Ulusal Savunma Kurgusu



Kaynak: Sait Yılmaz, Güç ve Politika, Alfa Yayınları, (İstanbul, 2008), s.367-375.

Neden güçlü bir orduya ihtiyacımız var?..
Milliyet Gazetesi yazarı Güngör Uras TSK.nın son yıllardaki tedarik faaliyetlerini özetliyor ; “Önce 10 yıl önce sipariş ettiğimiz 4 Awacs erken uyarı uçağının ikincisini de teslim aldık. Üçüncü ve dördüncü iki yıl içinde gelecek. İlk parti 109 Amerikan Skorsky helikopteri için 3.5 milyar ödeyeceğiz. Daha önce imzalanan T-129 Agusta Westland taarruz helikopteri projesinin maliyeti 3 milyar dolardır. Sea Hawk deniz helikopterleri için 557 milyon dolar ödeyeceğiz. 10 adet Herkül A400M uçaksiparişimiz için 1.3 milyar euro ödüyoruz. F-35 saldırı uçakları üretildikçe tanesi 160 milyon dolardan 100 uçak alacağız. Bu yıl 2 uçak teslim edilecek. Çinlilerle imzaladığımız uzun menzilli füze sistemi projesinin bedeli 4 milyar dolar. Milli tank projemize 500 milyon dolar, M60 tank yenileme projemize 687 milyon dolar, mayın arama gemisi projemize 625 milyon dolar ödeyeceğiz. Karakol botu projesinin faturası 407 milyon euro, amfibi gemi projesininki 391 milyon euro. MİLGEM kapsamında ilk 2 gemi (Heybeliada ve Büyükada) Gölcük’te üretildi. İstanbul Tersanesi 2 gemi daha üretiyor. Ek olarak 4 gemi için ihale kararı alındı. 2 adet Lojistik Destek Gemisi (LDG) projesinde teklifler değerlendiriliyor. Uçak gemisi de denilen havuzlu çıkarma gemisini (LPD) Metin Kalkavan’ın Sedef Tersanesi üretecek. TF 2000 Projesi, hava savunma savaşı firkateynleri, Yelkenli Okul Gemisi projesi sırada”. Bu çalışmaları özetleyen Milliyet Gazetesi yazarı Güngör Uras soruyor; “Biz kiminle savaşa hazırlanıyoruz? Aldığımız bu oyuncakların parasını kim, nasıl ödüyor ve ödeyecek?”
Bu soruya verilecek ilk cevap yukarıdaki tehdit değerlendirmesidir. Atatürk’ün bir sözü ile bu cevaba devam edelim; “Barış istiyorsanız, savaşa hazır olacaksınız.” Eğer bugün Yunanistan Ege’de 12 mili ilan etmiyorsa, bölücüler hala bir Kürt devleti kuramamışsa bu tamamen Silahlı Kuvvetlerin caydırıcılığı ve gücündendir. Bu yüzden silahlı kuvvetlerin öncelikli işlevi savaşmak değil, rakiplerini caydırmak, gerektiğinde savaşarak rakibine yaptığını pahalıya ödeteceğine ikna etmek ve buna hazır olmaktır. Öte yandan Silahlı Kuvvetlerin ihtiyaçları kriz ve savaş dönemlerini beklemez. Kısa, uzun ve orta vadeli tedarik planları yapılır. Silahlı kuvvetlerin yapısı ve ihtiyaçları sadece güncel tehditlere göre değil, tarihi geçmiş ve jeopolitik durumun dikte ettirdiği gelecek ve muhtemel tehditlere ve ulusal çıkarlara göre belirlenir. Savunma sanayii ürünleri de vitrinde hazır bulunmaz. Çoğu kez paranız da olsa alamazsınız. Bu tür kabiliyetler için en az 15-20 yıl sonrası için planlama yapmanız ve buna göre girişimde bulunmanız gerekir. Son yıllarda terörle mücadele ve dış politikada hükümetin uyguladığı yanlış politikalar TSK.nın hem gücünde hem de moralinde önemli olumsuz etkiler yapmıştır. Diğer yandan, Ortadoğu’dan sonra kuzeyimizde de hızla değişikliklere gebe olan güvenlik ortamı silahlı kuvvetlerin gecikmiş kabiliyet ve yapılanma ihtiyaçlarını daha da gün yüzüne çıkarmıştır. Suriye sınırındaki helikopteri düşürmek için elimizde füze olmadığından hala uçaklar ile düşürüyoruz. Bu yüzden Çin’den acil füze alımına karar verildi.
Silahlı Kuvvetler varlığı ile barış döneminde ülkenin güvenliği ve daha geniş kapsamda çıkarlarını korumak için rakip ülkeler üzerinde caydırıcılık sağlar. Bir devletin ulusal güvenlik çıkarlarının zorunlu kıldığı haller de kuvvete başvurmaktan çekinmeyeceğini inandırıcı biçimde ortaya koyması halinde caydırıcılık etkili olur.Türk savunma sanayi her ne kadar önemli atılımlar içinde olsa da pek çok teknoloji de hala dışa bağımlıyız ve kritik kabiliyetleri edinmekte, bağımsız bir ulusal güç geliştirmekte frenleniyoruz. Öte yandan, her ne kadar stratejik hedef planları, on yıllık tedarik planı gibi çalışmalar dahilinde bu silah ve kabiliyetler ediniliyor olsa da bunlar ABD’den ithal vizyon ve konseptler ile uyumlu değildir. Dün olduğu gibi bugünde ülke güvenliğinin temel dayanağı Silahlı Kuvvetlerdir. Sert gücün dış politikada etkin bir unsur olabilmesi büyük ölçüde silahlı kuvvetlerin etkinliğine bağlıdır. Dünya politikasında önemli roller oynamak isteyen ülkeler, daima güçlü ordulara sahip olmaya önem vermiştir. Silahlı Kuvvetler, gerektiğinde sınırlı savaştan topyekûn savaşa kadar bir seri askeri operasyon içerisinde belirlenen hedefleri ele geçirmek veya yok etmek üzere kullanılarak, rakip ülkeye boyun eğdirilir. Bu yüzden barıştan itibaren güçlü ve kullanılmaya hazır bir Silahlı Kuvvetlere sahip olmak bütün ülke yöneticilerinin öncelikli görevidir. Bunun için o ülkenin yeterli güce ve gücü kullanacak siyasi idareye sahip olması gerekmektedir. Savunma gücünün barış zamanında en etkili biçimde kullanılması için diplomasi ile silahlı kuvvetlerin çok yakın bir uyum ve işbirliği içinde olmaları gereklidir.

Yeni savunma kabiliyeti ihtiyaçları..

Yakın zamana kadar bir ülkenin ulusal gücü denilince akla sadece Silahlı Kuvvetleri gelirdi. Ancak, sert güç sadece silahlı kuvvetler değildir. Günümüzde pek çok ülke zorlayıcı güç unsuru olarak diplomasiden, ekonomik ve sosyal yaptırımlara, özel askeri şirketlere kadar pek çok yeni vasıta ve yönteme başvurmaktadır. TSK’nin de zorlayıcı güç olarak takviye edilmesi için onun yerini alacak değil, tamamlayacak ve vasıtalarını çeşitlendirecek yeni kabiliyetlere ihtiyacı vardır. Bunun en başında askerlerin kendi ihtiyacı olan istihbaratı yapacak askeri ve özel istihbarat vasıtalarına sahip olması gelmektedir. Özellikle ülke dışındaki tehdit ve fırsatlara odaklanacak bu kabiliyetleri istenen ürünün niteliği nedeni ile bugüne kadar görüldüğü gibi MİT’in sağlaması mümkün değildir. Genelkurmay Başkanlığı’nın ihtiyacı olan istihbaratı üretecek ‘İstihbarat Komutanlığı’ yanında her bölgesel müşterek komutanlığının altında birer ‘Askeri İstihbarat Tugayı’ kurulmalıdır. Askeri istihbaratın çok önem kazanacağı yeni güvenlik kurgusunda yeni teşkil edilecek ABD’deki DIA benzeri ‘Savunma İstihbarat Ajansı’ ile askeri istihbarat analizi profesyonel hale gelecektir.
TSK’nın diğer önemli bir zafiyeti askeri harekâtın sivil yönlerini tamamlayacak ülke inşası kabiliyetleridir. Bu konudaki birikim Soğuk Savaş dönemi ABD talimnamelerinde yer alan Sivil İşler-Askeri Hükümet anlayışının ötesine geçememiş, günün konjonktüründen çok uzaktır. TSK, -Bosna-Hersek, Afganistan ve Irak’ta Amerikalıların yapmaya çalıştığı ancak başarısız olduğu örnekleri inceleyerek, gittiği yerlerde yeni bir ülkeyi anayasasından merkez bankasına kadar tekrar inşa edecek, bünyesinde sivil ve askeri kabiliyetleri entegre eden ‘ülke inşası’ kabiliyetlerini geliştirmelidir. Bu amaçla hazırlanan tüm planların sivil yönleri yeni anlayışa uygun olarak geliştirilmeli ve bunlar başta Dışişleri Bakanlığı olmak üzere ilgili bakanlık, NGO, sivil toplum örgütleri, ekonomik yapılar, yardım kuruluşları vb. yapılar ile koordine edilmelidir. Ülke inşası kabiliyetlerinin kullanılması barıştan itibaren yürütülen ‘güvenlik bölgesini şekillendirme’ faaliyetlerinin de bir parçası haline getirilmelidir.
Bunun yanında askerlerin ihtiyacı olan örtülü fonksiyonları yerine getirecek Batıdaki örneklerine uygun ‘özel askeri şirketler’ kurulması ile hukuki alt yapı oluşturulmalı ve bu alanda TSK ihtiyaçlarını belirleyerek, bu tür şirketlerin gelişmesi ve istifade edilmesinde öncü rol edinmelidir. Silahlar Kuvvetler dışında güvenlik ortamının şekillendirilmesinde zorlayıcı niteliği olan örtülü ve açık güç unsurlarının geliştirilmesi ve bu kapsamda özellikle örtülü operasyon kabiliyetleri için ABD ve İngiltere’deki benzer uygulamalar paralelinde ‘(Sivil) Özel Askeri Şirketler’in kurulması teşvik edilmelidir. Bu kapsamda Silahlı Kuvvetler tarafından hazırlanacak harekât konseptine uygun olarak gerekli yasal düzenlemeler yapılmalı, kuruluşları ve faaliyet alanları ile ilgili gerekli düzenlemelere yer verilmelidir.
Türk Silahlı Kuvvetleri, barışta ve savaşta ulusal güvenlik konsepti çerçevesinde bir yandan yumuşak güce katılımı için uyguladığı yöntemleri geliştirilmeli, diğer yandan savaş ve savaş dışı görevlerde akıllı güç unsuru olan ‘stratejik iletişim’ kabiliyetlerini geliştirerek, askeri çatışmaların moral ve fikirler savaşı yönünü lehimize çevirecek, rakip güçleri savaşmadan teslim olmaya ikna edecek vasıta ve yöntemleri edinmelidir. Bu maksatla, belirli sayıda ‘Stratejik Angajman Merkezi’ kurulmalı ve seçilecek psikolojik savaş unsurları (sosyal medya, radyo, propaganda uçağı, yazılım vb.) ile desteklenmelidir.Gerek savaşı savaşmadan kazanmak, gerekse bir savaşta hedef ülkeyi savaşmadan teslim olmaya zorlamak, kendi politikalarımızın doğruluğuna ve güçlülüğümüze inandırmak için akıllı güç uygulamalarının sivil ve askerler tarafından koordineli bir biçimde uygulanmasına ihtiyaç vardır. Akıllı güç, güvenlik ortamını şekillendirmenin yanında ülke inşasının da ayrılmaz bir parçası, savaşı beyinlerde kazanmanın yegâne aracıdır. Bu kapsamda sivil kesim kamu diplomasisi kapsamında hedef ülke halkına odaklanırken, askerler ise ‘stratejik iletişim’ kabiliyetleri ile psikolojik savaşa odaklanmalıdır.
TSK.nın ihtiyaç duyduğu diğer kritik kabiliyetlerin başında uzaya dayalı (uydu, GPS vb.) kabiliyetler, siber güvenlik ve füze savunması başta olmak üzere hava savunması gelmektedir. Türkiye, bu alanda yeni yapılanmalara gitmeli, Batıda kurulan ‘Uzay Komutanlığı’ ve ‘Siber Güvenlik Komutanlığı’ gibi yapılar içinde kendi teknolojisine dayanacak bir program geliştirmelidir. Bu konunun bir temenni olmaktan öteye geçmesi için Çin örneğinde olduğu gibi ‘teknolojik istihbarat’ alanında yeni bir anlayış geliştirilmelidir. Batılıların bize verdiği teknolojiye güvenmek ya da vereceğini beklemek düşüncesini bir kenara bırakmalı, ya üretmeli ya da kopyalamalıyız.
Batılıların Türkiye ile ilgili samimi olmayan yaklaşımlarından bir diğeri ise hava savunma kabiliyetlerimizin NATO içinde sağlanacağı argumanı ile mili hava savunma sistemimizin hatta hava kuvvetlerimizin belirli kabiliyetlerinin edinilmesinin önüne geçilmesidir. Türkiye, NATO amaçları dışında kendi milli hava savunma sistemini geliştirmenin yanında gerektiğinde Batılı müttefiklerimizin aleyhimizde yaratabileceği askeri kapsamlı oldu-bittilere de reaksiyon gösterecek askeri tedbirleri de almalıdır. Bu tedbirler Türkiye’nin uluslararası konjonktürde saygınlığını artıracak ve bölgesel güç kategorisine terfi etmesini sağlayacak bir kriz yönetimi içinde düşünülmelidir. Bununla beraber, hâlihazırda Türkiye’nin çıkarları fazla güvenmese de NATO içinde kalmayı gerektirmektedir. NATO bilinen fonksiyonlarının yanında, Türkiye’ye 28 Batılı ülkeyle güvenlik ve savunma konularını aynı platformda müzakere etme ve karar alma sürecine katılma imkânı vermektedir. Böylece çıkarına uygun olmayan konular için veto hakkını kullanmaya ve kararlarda söz sahibi olmaya devam edebilir.

Sonuç
İçinde bulunduğumuz güvenlik ortamı artık Soğuk Savaş’ın sabit ve mağrur haşmetli orduları yerine sürekli hareket halinde, cari işlerle meşgul bir silahlı kuvvetleri dikte etmektedir. Proaktif bir güvenlik politikası askeri aktivizmi ve istikrar operasyonlarını gerekli kılmaktadır. Böyle bir aktivizm ise askeri ihtiyaçlar ve milli olması gereken kabiliyetler konusunda mümkün olduğu kadar dışa bağımlılığı azaltmayı, kendi milli teknolojilerini kritik güvenlik kabiliyetleri alanında geliştirmeyi zorunlu kılmaktadır. Türkiye’nin temel sorunu iktidarın ideolojik farklılıklarının Cumhuriyet değerleri üzerine kurulmuş devlet bürokrasisi ile doku uyuşmazlığıdır. Bu yüzden en doğru ve acil yapılması gereken işler bile yanlış yöne gitmektedir. Başlatılan savunma reformu çalışması, daha güçlü ve etkin bir TSK yaratmak amaçlı değildir. İktidar; kısa vadede silahlı kuvvetleri tamamen kontrol altına almayı, uzun vadede ise dönüştürerek, AKP sivil darbesinin muhafız ordusu haline getirmeyi hedeflemektedir. Yeniden yapılanmayı TSK bizzat ele almalı, iktidarın insaf ve inisiyatifine bırakmamalıdır. TSK.nın kendi içinde yapması gerekenlerin yeni bir güvenlik ve savunma konsepti ile buna uygun bir güç projeksiyonu ve yeniden yapılanma ihtiyacı ile sınırlı olmadığınısöylemeliyiz. Terfi sisteminin gözden geçirilmesi, astsubayların mali problemleri, ordu içinde kutuplaşmaya yol açan uygulamaların düzeltilmesi gibi personel konuları acil çözüm beklemektedir. Silahlı Kuvvetlerimizin verilecek her görevi yerine getirecek güçte olduğundan ve Türk milletinin çelikleşmiş bir ifadesi olduğundan şüphemiz yoktur. Bu güce komuta edenlerin de vazifesi;günü kurtarmak değil, Atatürk’ün tam bağımsızlık ve milli egemenlik prensipleri dâhilinde, gerektiğinde her türlü düşmana üstünlük sağlayacak şekilde silahlı kuvvetleri iç ve dış düşmanlara karşı hazırlamak ve gerektiğinde tereddüt etmeden kullanılmasını sağlamaktır.
Not: Bu makalenin son taslağı ile ilgili görüşlerini paylaşan ve katkıda bulunan E.Tümg.Armağan Kuloğlu’na teşekkür ederim.


Doç. Dr. Sait Yılmaz
@DocDrSaitYilmaz

Kaynakça
Emre Soncan: Savunma Reform Taslağı Hazır: Ordu profesyonelleşecek, Zaman, (2 Mayıs 2014).
Mehmet Ali Kışlalı: Askere AB’den Giysi, Radikal, (28 Ekim 2005).
Armağan Kuloğlu: Ulusal Güvenlik Kapsamında Sivil-Asker İlişkileri, BÜSAM, (31. Ekim 2009).
Fikret Akfırat: TSK’ya NATO’ya Piyon Rolü, Aydınlık, (03 Mayıs 2014).
Radikal: En Batıdan En Doğuya Sivilleşme Hamleleri, (01 Eylül 2011).
Cumhuriyet: TSK Fişlemeleri Elimizde, (07 Mayıs 2014).
Emre Soncan: SSM Müsteşarı THY’den, Zaman, (13 Nisan 2014).
Radikal: MGK Bildirisi'nde 'Ulusal Güvenlik' Vurgusu, http://www.radikal.com.tr/turkiye/mgk_bildirisinde_ulusal_guvenlik_vurgusu-1189612
Michael J. Mazaar: The Revolution in Military Affairs: A Framework for Defense Planning, Strategic Studies Institute, (Carlisle, 1994), p.13-14.
Paul K. Davis: Rethinking Defense Planning, NYU Wagner, (New York, Aralık 2007), p.6.
Eric V. Larson:U.S. Defense Reform in a Decade of Change, in Istvan Gyarmati and Theodor Winkler: “Post-Cold War Defense Reform”, Brasseyy’s Inc., (Washington D.C., 2002), p.259.
David E. Johnson: Modern U.S. Civil-Military Reljations: Wielding The Terrible Swift Sword, Institute For National Strategic Studies, National Defense University, (Washington D.C., 1997), p.19.
William P. Snyder and James Brown: Defense Policy in the Reagan Administration, National Defense University Press, (Washington D.C., 1988),p.xxv.
Andrew Cottey, Timothy Edmuns, Anthony Forster: Civil-Military Realtions and Defence Planning: Challlenges for Central and Eastern Europe in the New Era, Nottingham Univeresity, ESRC “One Europe or Several? Programme”, Conference Report, (Nottingham, Sep 2000), p.8.
Bahattin Ögel: Büyük Türk Hun İmparatorluğu Tarihi, Cilt 1, Altuğ Matbaası, (Ankara, 1981), s.222.
O. Metin Öztürk: Dış Politika ve Silahlı Kuvvetler, TUTİBAY Yayınları, (Ankara, 1999), s.9.
Osman Metin Öztürk: Ordu ve Politika, Fark Yayınları, 2.Baskı (Ankara, 2006), s.183.
Sait Yılmaz: Güç ve Politika, Alfa Yayınları, (İstanbul, 2008), s.367-375.
Sait Yılmaz, Ulusal Savunma Strateji, Teknoloji, Savaş, Kumsaati Yayınları, (İstanbul, 2010), s.235.
CESS: Avrupa Güvenlik Araştırmaları Merkezi


Yorumlar (0)
Puan Durumu
Takımlar O P
Takımlar O P
Takımlar O P
Takımlar O P