Ankara'da NATO kuşatması ve iflas eden denge politikası

Türkiye’nin ve dünyanın gündemine damga vuran 36. NATO Liderler Zirvesi, olağanüstü güvenlik önlemleri ve diplomatik gerilimlerin gölgesinde Ankara’da toplanıyor.

Yağmur Biçen Kaplan Yağmur Biçen Kaplan
Ankara'da NATO kuşatması ve iflas eden denge politikası

ABD Başkanı Donald Trump’ın yanı sıra Ukrayna lideri Volodymyr Zelenski ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet Şera gibi kritik isimlerin ikili temaslarda bulunacağı bu zirve, Türkiye’nin egemenlik hakları ve savunma sanayisinin geleceği açısından tarihi bir dönüm noktasına işaret ediyor.

Ankara sokaklarının NATO görselleriyle donatıldığı, toplumsal muhalefetin ise kolluk kuvvetlerince baskılanmaya çalışıldığı bu kritik süreçte ; Rusya’dan akademisyen Doç. Dr. Mehmet Perinçek, gazeteci Yakup Aslan, yazar ve direniş aktivisti Harun Özkarakaş ile Vatan Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu 1. Sekreteri Berke Berkil, ittifakın görünmeyen ajandasını ve Türkiye’ye biçilen yeni taşeronluk rollerini Ulusal Kanal’da yayınlanan Fikir Meydanı Programında değerlendirdi.

ATLANTİK’İN HEDEFİ: RUSYA VE ÇİN’İ KUŞATIRKEN TÜRKİYE’Yİ YALNIZLAŞTIRMAK

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara’ya ayak basar basmaz düzenlediği basın toplantısında doğrudan Rusya’yı hedef alarak Ukrayna’ya desteğin artırılacağını ilan etti. Bu agresif Ankara çıkışının Moskova'daki yansımalarını ve ittifakın stratejik hedeflerini değerlendiren Doç. Dr. Mehmet Perinçek, çarpıcı tespitlerde bulundu.

Doç. Dr. Mehmet Perinçek: NATO’nun bu tür bir açıklama yapması şaşırtıcı değildir. İttifak, çok uzun bir süredir esas hedefinin Rusya olduğunu ilan ediyor ve bunu pratikte hayata geçiriyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Doğu’ya doğru altı-yedi kez genişleyerek Rusya’yı çerçeveleme ve parçalama harekatını yürüttüler. Bugün bu kuşatmanın askeri ve sıcak savaş boyutuna şahitlik ediyoruz. Ancak stratejik raporlara baktığımızda, NATO’nun kapsamına artık Çin’i de bir "tehdit" olarak aldığını görüyoruz.

Burada ıskalanmaması gereken hayati nokta şudur: NATO’nun Rusya’yı Ukrayna ve Karadeniz üzerinden kuşatma harekatı, eş zamanlı olarak Türkiye’yi de çevrelemektedir. Suriye’den Irak’a, Doğu Akdeniz’den Güney Kıbrıs’a, Ege Adaları’ndan Trakya’ya kadar uzanan Amerikan üsleri bu halkanın parçalarıdır. Dolayısıyla Rutte’nin bu savaş ilanını Ankara’dan yapıyor olması Türkiye açısından son derece düşündürücüdür. NATO stratejisine bağlılık ilan eden bir Türkiye, Rusya ve Çin ile nasıl dost kalacaktır? Bu zirve, Türk-Rus ilişkilerini sabote ederek Türkiye’yi Atlantik kampı karşısında yalnızlaştırma ve savunmasız bir lokma haline getirme operasyonudur.

Mevcut siyasi iktidarın ve savunma bürokrasisinin bu zirveden en büyük beklentisi, S-400 gerekçesiyle uygulanan CAATSA yaptırımlarının kaldırılması yönünde şekilleniyor. Bu noktada S-400'ler üzerinden bir geri adım atılmasının bağımsızlık krizi yaratacağını belirten Perinçek, savunma sanayisindeki entegrasyon tehlikesine dikkat çekti.

Doç. Dr. Mehmet Perinçek: Türkiye’nin S-400’ler konusunda geri adım atmasını beklemiyorum; zira böyle bir hamle egemenliğin doğrudan devri anlamına gelecektir. Ancak S-400’leri sadece bünyede tutmak yetmez, alternatif savunma teknolojilerinde daha ileri adımlar atılmalıdır. Türkiye son dönemde Eurofighter, F-35 ve Batılı savunma şirketleriyle entegrasyon arayışına girmiştir. Eğer savunma sanayiniz NATO ile iç içe geçer ve ona bağımlı hale gelirse, Batı ile karşı karşıya gelinecek olası bir çatışmada bu sistemler bir anda kullanılamaz hale getirilir. Strateji size ait değilse, orada patron değil ancak piyon olursunuz. Trump’ın sırt sıvazlaması kimseyi aldatmamalıdır; patron stratejiyi belirleyendir. Türkiye bu denklemde ancak drone işçiliği yapan bir taşeron konumuna itilmektedir.


SAVUNMA SANAYİSİNDE BAĞIMLILIK VE İSRAİL’İN GÖRÜNMEYEN ORTAKLIĞI

Batılı savunma şirketleriyle yapılan ortaklıkların ve ortaya çıkan bağımlılık ilişkisinin bölge halkları açısından taşıdığı riskler, Fikir Meydanı programında derinlemesine analiz edildi.

Harun Özkarakaş: Mehmet Hocamın işaret ettiği husus çok mühim. Son dönemde Fransız Safran ve İtalyan Leonardo şirketleriyle yapılan ortaklıklar tam da bu amaca hizmet ediyor. Bu şirketler, doğrudan Siyonist ve emperyalist kuşatmaya lojistik ve teknolojik tedavi sağlayan yapılardır. Nitekim soykırım sürecinde İsrail’e destek veren şirketler listesinde bu isimler açıkça yer almaktadır. Elbette Türkiye’nin savunma sanayisinin güçlü olması her yurttaşın talebidir; ancak biz bunu emperyalizme göbekten bağlı bir tedarik zinciri üzerinden gerçekleştirmek istemiyoruz.

NATO Genel Sekreteri’nin açıklamaları, Türkiye’yi bölgede kendi çıkarlarına aykırı risklerin içine itmektedir. Unutmayalım ki NATO demek ABD demektir. Ve bu NATO, Filistin’deki soykırım başladıktan beş gün sonra "İsrail yalnız değildir" diyerek sivil katliamlarını kurumsal olarak meşrulaştırmıştır. Türkiye halkının vicdanı, inancı ve tarihi misyonu ile NATO’nun stratejik hedefleri taban tabana zıttır.


"NATO 3.0" ALDATMACASI VE ANKARA’DA YÜKSELEN KRİMİNALİZASYON

Hükümete yakın çevrelerin "NATO 3.0" kavramsallaştırmasıyla Türkiye’nin ittifak içindeki ağırlığının artacağını ve Avrupa’nın güvenlik mimarisinde lider rolü üstleneceğini iddia etmesine karşın, Ankara'daki saha gerçekleri ve diplomatik çelişkiler madalyonun diğer yüzünü gösteriyor.

Yakup Aslan: Bu pembe tablolara inanmak için gerçeklerden tamamen kopmuş olmak gerekir. Ankara’da hayat felç edilmiş durumda, sokağa çıkamıyoruz. Gelelim biçilen rolün aslına: ABD, Avrupa’nın güvenlik mimarisinden finansal ve askeri olarak bir adım geri çekilmek isterken, bu boşluğu Türkiye’nin kanıyla ve savunma teknolojisiyle doldurmayı hedefliyor. Yani Türkiye’ye "Siz burada ileri karakol olun, biz de sizin ürünlerinizi satın alalım" havucu uzatılıyor. İktidar ise buradan gelecek sıcak paranın ve propagandanın peşinde.

Burada müthiş bir samimiyetsizlik ve çelişki var. Bir gün önce Tahran’da ellerini açıp dua eden devlet yetkilileri, ertesi gün o liderlerin katili olan, pedofili ve sapkın ağların merkezindeki küresel elitleri, Trump’ı Ankara’da "Hoş geldiniz" diyerek karşılamaya hazırlanıyor. Üstelik bu küresel çeteye şirin görünmek adına, Mavi Marmara gazilerinin, antisiyonist ve antiemperyalist gençlerin evleri koçbaşlarıyla kırılarak ters kelepçelerle gözaltına alıyor. Torun sahibi anneanneler terörle mücadele şubelerinde tutuluyor.

Ankara sokakları Amerikan bayraklarıyla ışıklandırılırken, polisin sırtına NATO amblemleri yapıştırılıyor. 15 Temmuz’un faili olan, Meclis’i bombalayan uçaklara yakıt ikmali sağlayan İncirlik ve NATO üssünün sahiplerine selam duruluyor. Bu kabul edilebilir bir zihniyet değildir.


UKRAYNA VE SURİYE DOSYALARINDAKİ GİZLİ AJANDA: ALTERNATİF ENERJİ KORİDORLARI

Zirve öncesinde Trump ve Putin arasında gerçekleşen kritik görüşmede Trump'ın barış mesajları vermesi, ardından Zelenski ve Suriye rejimi unsurlarının Ankara trafiği, savaşın gidişatı ile Suriye-Doğu Akdeniz hattındaki gizli ajandayı yeniden tartışmaya açtı.

Doç. Dr. Mehmet Perinçek: Trump’ın barış sözleri adil bir barışa değil, Batı kampının üstünlük sağlayacağı ve Rusya’nın geri adım atacağı bir teslimiyet dayatmasına yöneliktir. Filistin’deki "Trump Barışı" ne kadar barışsa, Ukrayna’daki de o kadardır. Aksine, cephede gerilimin ve şiddetin tırmandığı bir evdeyiz. Sivastopol’de savunma müzesinin vurulmasının arkasında İngiliz istihbaratı, petrol tesislerine yönelik saldırıların arkasında ise Starlink uydu teknolojisi yani doğrudan Amerikan aklı vardır.

Suriye dosyasında ise çok net üç hedef bulunmaktadır:

İran Düşmanlığı ve Hizbullah’ın Tecrit Edilmesi: Şam rejimine bu eksenin kırılması dayatılmaktadır.
Doğu Akdeniz Kaynaklarının Yağmalanması: ExxonMobil, Chevron gibi Amerikan şirketleri Suriye ve Güney Kıbrıs üzerinden enerji yataklarını parsellemektedir. Türkiye’nin Mavi Vatan’ı savunması gereken topraklarda bu şirketlere imtiyaz verilmesi, Mavi Vatan’ın kağıt üzerinde kalması demektir.
Hürmüz Boğazı’na Alternatif Güzergahlar: İran’ın stratejik kozu olan Hürmüz Boğazı’nı işlevsiz kılmak için Batı emperyalizmi ile iş birliği içinde alternatif lojistik hatlar geliştirilmektedir. Zelenski’nin Dışişleri Bakanımız eşliğinde Şam’a götürülmesinin arka planında da bu deniz ve lojistik rejiminin inşası yatmaktadır.

GLADİO’NUN SİCİLİ VE BATI ASYA İTTİFAKININ ZORUNLULUĞU

NATO’nun tarihsel sürecini ve Türkiye'nin bu kuşatmayı yarmak için atması gereken köklü adımları değerlendiren Vatan Partisi temsilcileri, milli devlet yapısını korumanın formülünü sundu.

Berke Berkil: NATO’nun 1.0, 2.0 ya da 3.0 olmasının hiçbir tarihsel önemi yoktur; zira paktın özü ve işlevi değişmemiştir. Bugün bizzat Batılı uzmanlar ve Trump tarafından NATO’nun "beyin ölümünün gerçekleştiği" itiraf edilmektedir. Dolayısıyla Ankara’daki bu toplantı, aslında NATO’nun cenaze törenidir. NATO bir güvenlik örgütü değil, ABD hegemonyasını ayakta tutmaya çalışan bir koçbaşıdır. Türkiye’nin yakın 70 yıllık tarihi; 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler, 15 Temmuz’lar ve Gladio (Kontrgerilla) tertipleriyle doludur. NATO amblemiyle güvenliğin sağlandığı bir Türkiye illüzyondur.

İran dersi bu noktada çok berraktır. İran, NATO üyesi olmadığı ve savunma sanayisini tamamen yerli-milli eksende tuttuğu için küresel haydutlara karşı bağımsızlığını koruyabilmiştir. 40 yıldır bu savaşa hazırlanan İran; Rusya ve Çin gibi müttefikleriyle doğru lojistik ve yazılımsal ortaklıklar kurarak Atlantik saldırganlığını püskürtmüştür.

Türkiye’nin kurtuluşu da ne idüğü belirsiz "denge politikalarında" değil; Rusya, Çin, Iran ve Asya-Afrika uygarlıklarıyla kurulacak olan somut, askeri ve ekonomik Batı Asya İttifakı’ndadır. Önümüzdeki süreç, namluları Türkiye’ye dönmüş olan Atlantik kampına eğilenlerin değil, Trump’ın karşısında dik duranların iktidarını elzem kılmaktadır.

Kaynak: Ulusal Kanal Haber Merkezi

nato abd