Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Başdanışmanı Cemil Ertem, İran'ı yazdı

Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Başdanışmanı Cemil Ertem, İran ve bölgede gelişen olayları Milliyet gazetesindeki köşesinde değerlendirdi. Yazısında, "Petro-dolar çevrimini ve petrol piyasasını belirleyen Suudi Arabistan’ın piyasa etkinliği gerileyecekti. Katar’a yapılan operasyon sonra Suudi Arabistan’da olanlar, sonra Trump’ın Kudüs kararı ve İran ayaklanmaları hepsi bir zincirin halkası olarak gündemimize düştü" tespitini yapan Ertem, "Terör örgütleri üzerinden yürüttükleri vekâlet savaşlarındaki etkinliğini kaybetmeye başlayanlar ekonomi üzerinden iç savaş senaryolarını Ortadoğu’da devreye sokacak. Bunu da bir an önce yapmaya çalışacaklar" dedi.

Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Başdanışmanı Cemil Ertem, İran'ı yazdı

Cumhurbaşkanlığı Ekonomi Başdanışmanı Cemil Ertem'in Milliyet'teki yazısı şöyle:

"2018 yılı dünyada, içinde bulunduğumuz bölgede ve Türkiye’de çözücü bir yıl olacak. Yani herkes, çok gecikmeden hamlesini yapacak ve elindeki her türlü aracı, gücü kullanacak.

Nitekim İran’da ABD ve İsrail desteğiyle başlayan olaylar, bütün bu bölgeyi yeniden dizayn etmek için nasıl bir yöntem kullanılacağını gösteriyor.

İran ekonomisi, ambargonun kalkmasıyla birlikte, yeni yolunu arıyordu. 2016 yılında ekonomi yeni sermaye girişlerinin de katkısıyla yüzde 6 büyümüş ve kronik işsizlik dışındaki veriler, enflasyon dâhil olmak üzere, düzelme yoluna girmişti. Ancak Trump’ın yeniden ambargo işaretlerini vermesi, dışa açılmayı ve yeni dönemi bekleyen toplumda büyük bir hayal kırıklığı yarattı.

Devlet denetimindeki “bonyad” olarak adlandırılan şirketleşmiş vakıflar, toplumun öfkesinin hedefi haline geldi. Öyle ki yumurta fiyatlarının yükselmesi bile buraya, dolayısıyla rejime bağlandı.

Esasında doğrudan ya da dolaylı olarak, bonyad adlı vakıflarla, ekonominin yüzde 85’ini kontrol eden bir merkezi yönetim İran’ın zayıf karnıdır.

İran’ın bu dezavantajını ABD çok iyi biliyor.

Petrol ve terör...

İran’a sermaye akışının 2016 itibarıyla başladığını ve finans sistemine yavaş da olsa küresel banka ve fonların ilgi göstermeye başladığını söyleyebiliriz.

Bu durum, İran’ın ilk önce rafinerilerini güçlendirmesini sağlayacaktı ve İran’ın enerji piyasalarındaki etkinliğini artıracaktı. Petro-dolar çevrimini ve petrol piyasasını belirleyen Suudi Arabistan’ın piyasa etkinliği gerileyecekti. Katar’a yapılan operasyon sonra Suudi Arabistan’da olanlar, sonra Trump’ın Kudüs kararı ve İran ayaklanmaları hepsi bir zincirin halkası olarak gündemimize düştü.

Terör örgütleri üzerinden yürüttükleri vekâlet savaşlarındaki etkinliğini kaybetmeye başlayanlar ekonomi üzerinden iç savaş senaryolarını Ortadoğu’da devreye sokacak. Bunu da bir an önce yapmaya çalışacaklar.

Çünkü terör yapılarının tek kaynağı bölgedeki işsizlik ve umutsuzluktur. Batı’nın sömürgeci ekonomi-politikalarından kurtulan bölge ülkeleri, kendi kaynaklarını kalkınma ve büyüme için değerlendirecek, sağlanan istikrarla bu ülkelere sermaye akışı ve uluslararası yatırım girişi başlayacak; bunun anlamı terör bataklığının Ortadoğu’da kurumaya başlamasıdır ki bu, terörle bölgeyi kontrol eden emperyalist güçlerin korkulu rüyasıdır.

İran olayları bize bu gerçekleri anlattığı gibi, şimdiye değin dolara dayalı parasal sistemi ve finansal gücü ellerinde tutanların bu gücü, bundan sonra gelişmekte olan tüm ülkeleri yeniden dizayn etmek için kullanacaklarını gösteriyor.

Algı ile kriz beklentisi ve umutsuzluk oluşturup iç savaş senaryosu kurgulamak, İran’da olduğu gibi, 2018 yılı için temel stratejilerinden biri olacak. İran’dan sonra sıra bir diğer petrol üreticisi Venezuela’ya gelebilir. Trump’ın İran’a yönelik “Ambargoyu kaldırmak tarihi hataydı” sözleri tarihi bir kışkırtıcılık değil de nedir?

Ne yapılmalı?

Peki, o halde ne yapılmalı? Öncelikle Ortadoğu, Latin Amerika gibi yoksulluğun yoğun, gelir dağılımının bozuk olduğu ekonomilerde, siyasi iktidarlar, şimdiye değin yürüttükleri ekonomi-politikasıyla ilgili tüm eski ezberlerini, Batı dayatmalarını rafa kaldırmalıdır. İstihdamı, verimliliği öne çıkartan, kaynaklarını kendi milli çıkarları doğrultusunda değerlendirecek yeni ekonomi-politikaları hızla devreye girmelidir.

Bugüne değin, gelişmekte olan ülkelerde, Pasifik Asya dışındaki bir iki ülke hariç, iki temel ekonomi yönetimi anlayışı hakim olmuştur. Bu ülkelerin bir kısmı açık, piyasa girişlerinin tam serbest olduğu “liberal” bir ekonomi yönetimini benimsemiş ancak bu “liberalizm,” bu ülkelerin ekonomisi için gerçek anlamda bir liberal-rekabetçi kalkınmayı değil, dışarıya kaynak aktararak, verimlilikten ve sanayi-teknolojiden uzaklaşmayla birlikte yalnız borçlanmaya ve ithalata dayalı bir ekonomiyi getirmiştir. Bu anlayışın tam tersi gibi gözükse de içe kapanıp, devletçi bir yola sapan İran gibi ülkeler de kendi kaynaklarını, insan gücünü küresel düzlemde değerlendirememiş ve yoksulluk girdabından çakamamıştır.

O halde yapılması gereken, rekabetçi, yeni teknoloji devrimini yakalayan, yerli ve özgün ekonomi politikalarıyla dışa açılmak, büyümeyi ihracat ve sanayi ile yukarıda tutmak, istihdam yanlısı kalkınmayı öne çıkarmak olmalıdır.

Bu yıldan başlamak üzere, Türkiye’nin de bu yönde çok güçlü reformlar yaptığını göreceğiz.

Artık ekonomi güvenliği kavramı öncelikli bir kavramdır ve ülke güvenliğinin ilk sırasındadır. Ekonomi güvenliğinin ilk maddesi de yüksek faiz dâhil olmak üzere, üretimin önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak ve gelir dağılımını düzeltecek istihdam yanlısı kapsayıcı bir büyümeyi, ne pahasına olursa olsun, yukarıda tutmaktır."

ulusal.com.tr
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.