Mezarsız şehidin öyküsü


Oktay Yıldırım

Oktay Yıldırım

17 Temmuz 2018, 12:27

Bir helikopterden haber alamıyorduk. Yüksekova Komando Taburu’na bağlı bir timin olduğu helikopter, en son Irak topraklarında Basyan vadisi yakınlarında telsiz irtibatı kurmuş, ondan sonra bir daha haber alınamamıştı.

Öldürülen bir PKK teröristinin üzerinden çıkan bir parada yazılı olan not, beni bundan 20 yıl öncesine, düşmüş bir helikopter enkazında, yakılmış silah arkadaşlarımın aziz naaşları başına, Irak’ın kuzeyinde Dağlıca yakınlarında bir dere yatağına ve mezarsız bir şehidin sarsıcı bir anısına götürdü.
Bugüne kadar sadece Mehmetçiğin kahramanlığını anlatmak için Mehmetçik kitabında söz ettiğim 1990’da Beytüşşebap’ta yaşanan bir olay dışında kendimle ilgili bir olayı hiç yazmadım. Ama bunu anlatmalıyım...

FELAKET VE BEKLEYİŞ
1998 yılı kış başlangıcı... Kasım sonu ve Dağlıca civarında devam eden bir operasyon var. İdari Destek Harekat Merkezi, benim birliğim olan Şemdinli Taburu idi ve görev bitmiş, birlikler çekilmeye başlamıştı.
Bir helikopterden haber alamıyorduk. Yüksekova Komando Taburu’na bağlı bir timin olduğu helikopter, en son Irak topraklarında Basyan vadisi yakınlarında telsiz irtibatı kurmuş, ondan sonra bir daha haber alınamamıştı. 10 dakika, 20, 30, 40 ve sonunda hepimiz helikopterin düştüğüne kani olmuştuk.
Operasyon kuvvetinin terk ettiği bir bölgedeydi ve karadan ulaşmak çok uzun zaman alacaktı. Kaldı ki, yüzlerce kilometrekare arazi içinde nerede olduğu da bilinmiyordu. Sarp arazi koşulları telsiz irtibatını engelliyor, tam o anda başlayan sıra dışı ölçekte şiddetli rüzgar da arama için başka helikopterlerin havalanmasını engelliyordu.
Diyarbakır’dan veya Hakkari’den kalkacak Özel Hava Grubuna bağlı helikopterlerin Özel Kuvvetlere bağlı MAK timlerini olay bölgesine getirmesi imkansızdı. Hava kuvvetlerine bağlı Arama Kurtarma Grubu, CASA uçağıyla bölgeye geldi birkaç tur attı, ama hava muhalefeti nedeniyle atlayamadılar. Bu grubun içindekilerden kaçı hâlâ görevde, kaçı 15 Temmuz ihanetine katıldı bilmiyorum, ama bu söz ettiğim grup Cumhurbaşkanına suikast yapmaya giden birliğin mensuplarıydı. Neyse... artık enkazın yeri bulunmuştu.
Bütün müdahale imkânları birer birer ortadan kalkarken Yüksekova Komando Taburu da operasyon bölgesine geri dönüyordu.
Jandarma Asayiş Komutanı, olay bölgesine en yakın birlik olan Şemdinli Komando taburu subay ve astsubaylarından yeterli niteliğe sahip ve gönüllülerden oluşan bir Arama Kurtarma grubu kurulmasını ve hava muhalefeti azalınca hemen müdahale edilmesini emretti. Çatışma ve zayiat verme olasılığı kesin bir görevdi. İçlerinde benim de olduğum 12 kişilik bir tim Helikopter pistinde beklemeye başladık. Ama ne rüzgarın dineceği vardı ne de bizi hedefe götürecek helikopterin geleceği...
Rüzgâr gece boyunca hiç durmadan devam etti, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte nispeten yavaşlayınca Hakkari’den kalkan iki helikopter de piste yanaştı. Biz çeşitli nedenlerle dört kişiye düşmüştük, bir yüzbaşı üç astsubay... Helikopterden de tugay komutanı ve emir astsubayı inmişti, etti altı kişi... İyi sayı...

ÜSTEĞMEN VURULMUŞ
Pilotlardan birinin tanıdık olduğunu ancak havada öğrendik Kayseri Komandodan yüzbaşı S.İ... Sonradan pilot olan eski komando tim komutanlarından biri. Ve havadaki anlamsız sert manevraların sebebinin ise vadi içinde uçarken yamaçlardaki teröristler tarafından üzerimize yollanan RPG’ler olduğunu çok daha sonra öğrenecektik...
Olay bölgesine geldiğimizde, Yüksekova Komando taburu uç unsurları da henüz gelmişti. Helikopter yere inmek için hız kestiği sırada BKC makineli tüfek atışına maruz kalmış, yardımcı Pilot Oğuz Üsteğmen havada iken göğsünden ve boynundan vurularak kumanda kolunun üzerine devrilmiş, bu şekilde vadi tabanına doğru süzülen helikopter, önce burnunu vurup sırt üstü yere çakılmıştı. Bir kısmı hemen olay anında şehit olan askerlerin bazıları da etrafa saçılmış ve olay bölgesine gelen teröristlerle çatışarak şehit olmuşlardı.
Bütün enkaz ve aziz şehitlerimiz alçaklar tarafından yakılmıştı. Onları taşımak için pançoların üzerine yatırırken vücut bütünlüklerini muhafaza etmek çok zordu... Mürettebat dahil toplam 17 kişinin 15’i şehit, biri yaralı, biri de kayıptı. Orada yakılmayan tek şeyin, o alçağın cebinden çıkan para olduğunu 20 yıl sonra öğrenecektik. Her şeyi yağmalamışlar, sırt çantalarına kadar çalmışlardı.
Reklamdan sonra devam ediyor 
Biz olay yerine indiğimiz sırada, etraftaki tepelerde bulunan teröristler de olay yerine gelen diğer helikopterlere ateş ediyorlardı. Bir helikopter, indiği yerde vurulmak üzere iken bizim uyarımızla ve hatta pilotlarından birini yerde bırakarak havalanıp uzaklaşmıştı. Pilotun telsizden teşekkür edişi hâlâ kulaklarımda...

SABAHA KADAR ÇATIŞMA
O gün oradaki boyun noktasından helikoptere ateş eden teröristlerin üzerine benimle birlikte manevra yapan astsubay arkadaşım, daha sonra “eşinin başı örtülü” olduğu için ordudan atılacaktı.
Biz şehitlerimizi naklettikten sonra olay yerinden ayrıldık, Yüksekova Taburu bugün elebaşıları öldürülen alçaklarla sabaha kadar çatıştı. Atlayışta sakatlanan bacağımı bir kez daha sakatladım ve bundan kısa bir süre sonra kışlada merdiven basamağından atlarken kullanılmaz hale geldi.
Helikopterden indiğimde beni birlik yazıcısı Murat Hut karşıladı, sırt çantamı aldı, aksayarak binaya girerken, “araziye buz isteyen” tabur komutanı, oturduğu sandalyeden yılışarak soruyordu: “Vay Kayseri Komandonun cengaverleri, kurtarabildiniz mi?” Orada içimden geçenleri buraya yazmayacağım. Alelusul geçiştirerek girdim içeri... Benim yüreğim kan ağlıyordu, ama o başka havadaydı...
Olay benim için burada bitmeyecekti.

‘BENİ BULUN!’
Aradan iki yıl geçmişti. Bacağımdan sürekli ameliyat olduğum bir dönemdi, bir ameliyatın nekahat dönemini geçiriyordum, Ankara’da idim. Özel Kuvvetler’den bir arkadaşım Dikimevi’nde çalışan bir yakınından söz ediyordu. Oğulları kayıptı, devlet şehit oldu diye önce bir cenaze vermiş, sonra da “bu cenaze başkasına ait” diye geri almıştı. Gencecik bir eş, gözlerinde yaş kalmamış bir anne ve acı yüklü bir baba... Bana Hakkari’de görev yaptığım için, belki bilebilirim umuduyla anlatmıştı. O helikopterdeki kayıp çocuğun öyküsüydü karşıma çıkan... Aile sürekli medyumlara gidiyor, falcılardan hocalardan oğullarını bulmasını istiyorlardı. Geceleri rüyalarına girip “beni bulun” diyen oğullarının feryadına çare arıyorlardı.
Devre arkadaşıma, olaya ilk müdahale eden grupta olduğumu söyleyince gözleri parladı, “yaşama ihtimali var mı” dedi... Olay yerinde gördüklerim ve PKK’nın bu konudaki propaganda yöntemini de bildiğim için “hayır” dedim, çünkü o çocuk yaşasa idi bin kez propagandasını yaparlardı... Muhtemelen yaralı vaziyette yanlarında götürebildikleri yere kadar götürüp şehit etmişlerdi. Çünkü iki yıl boyunca hiç ses çıkmamıştı, PKK böyle bir kozu iki yıl içinde mutlaka kullanırdı.

UMUTLARI SÖNDÜRMEK...
Devre arkadaşım bana “bunu çocuğun ailesine de anlatır mısın, ben defalarca söyledim, ama inandıramadım, eğer bunu senden duymazlarsa sürekli bir kör umudun peşinde koşacak ve mahvolacaklar. Söyle ki, umutlarını kesip acılarını yaşasınlar” dedi. Bu hayatımda aldığım en zor ikinci görevdi. İlki şehit Onbaşı Murat Solak’ı Orhangazi’de ailesine teslim edişim, ikincisi de bu... Onlara belki iyilik yapacaktım, ama yüzlerine baka baka oğullarını bir kez daha öldürür gibi, onun yaşıyor olma umudunu öldürecektim...
Aile geldi... kötü haber alacaklarını bilmelerine rağmen üçünün de gözlerindeki o tuhaf pırıltının sohbetin sonunda nasıl söndüğünü gördüm. İnsanın nasıl bu kadar sessizce ve bu kadar şiddetle ağlayabileceğine tanık oldum. O güne kadar “ben artık taş oldum, beni hiçbir şey etkilemez” zannediyordum, ben taş olmuştum doğruydu, ama taş bile bundan etkilenirdi.
Bilmiyorum, aradan geçen zaman içinde naaşı bulundu mu? Bu olayı hafızama gömmüştüm, o alçak öldürülüp, övünmek için cebinde taşıdığı o paranın üzerinde yazılı not ortaya çıkmasa, ruhumda yarattığı kratere gömmüş olacaktım o mezarsız şehidi. İşte ben de tekrar açtım mezarı ve dışarı çıkardım, mezarı olmayan şehidin anısını.
“Belki evladımın cenazesini görmüştür” umuduyla gelen adam, evladına sarılır gibi sarıldı bana... Mezarı olmayan şehidin babası... Yanıyordu bütün vücudu, ben yanıyordum, ev yanıyordu, bir yanardağ ağzına dönüşen yüreğimizin yangınında.
Kim bugün, “bedelli askerlik” diyorsa, kim bugün bu ordunun yapısıyla oynuyor da koca Türk ordusunun kendi bahçesine bekçi olacağını sanıyorsa, kim bugün siyasi hesaplarla teröristlerin siyasi koluyla işbirliği yapıyorsa... Bilsin ki, yüreğimizdeki yangın hepsini yakacak kadar büyüktür bizim...
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.