Kredi ısrarı başımızı ağrıtacak

Çetin Ünsalan Yazar ulusalkanaliletisim@gmail.com

Ülkede ekonomik olarak temel problemlerin başında nakit sıkışıklığı geldiğini biliyoruz. Bu meseleyi ister vatandaş, ister reel sektör açısından alın, sonuçları itibariyle yaşanan bu.

Kimi zaman işsizlikten kaynaklanan, kimi dem alınan ücretin yetmemesinin sonucu vatandaşın geçim sıkıntısının büyüdüğü açık. Meseleyi işveren adına okuduğunuzda da farklı bir tablo yok.

Düşen iş hacmiyle gelen finansal tablolardaki bozulma nakit akışını olumsuz etkiliyor ya da alacakların tahsil edilememesi yükümlülüklerin yerine getirilememesine neden oluyor.

Buradan olayı bakarsanız yükselen kredi talebini anlayışla karşılayabiliyorsunuz. Fakat destek namına hiçbir performansın gösterilmediği bir ortamda, talep edilen kredinin ‘denize düşen yılana sarılır’ benzetmesinden başka bir anlamı yok.

850 milyar TL’ye, yani bir anlamda 100 milyar dolara dayanmış bir tüketici borcu, şüpheli alacaklar kaleminin şişmesinin ötelenmesi zaten alınacak kredilerin de, ödenebilme ihtimalini düşürüyor.

Reel sektör açısından baktığınızda da, ulusal ve uluslararası raporların, ülkenin kırılganlığındaki en kritik başlıklardan birinin bu borçların ödenebilme riski olduğunu dile getirdiği görüyorsunuz.

Ama halen talep edilen ne? KGF üzerinden ya da ihtiyaç kredisi altında geniş kesimlere can suyu sunulması... Dünyada pandemiye özel hibelerin verilmesi, alacakların ötelenmesi, hatta silinmesi gibi enstrümanlar niye kullanılıyor?

Çünkü bunların ödeme zamanı geldiğinde, ayrı bir problem haline dönüşmesi istenmiyor. İşin içinde elbette sosyal devlet anlayışının etkileri var. Lakin bunun kadar ödeme güçlüğünün yığılmasının yaratacağı çarpan etkinin de ekonomi üzerinde yaratacağı riskleri yönetme faktörü söz konusu.

Peki bu fotoğraf içerisinde, vatandaşın ya da reel sektör temsilcilerinin taleplerine kulak verilip, bankalar zorlanarak ya da kamu bankalarının yönetilebilir oranda zarar etmesi sınırı aşılarak bu hamle yapıldı diyelim.

İşe yarayacak mı? Sadece bugünü kurtarmaya yönelik, ama bugünü kurtarayım derken, yarını tamamen kaybedecek bir hamle yapmış olursunuz. Günün sonunda bu borçlar ödenmediği için hepsi kamulaştırılmak zorunda kalır.

Zira alınacak krediler bir proje ya da değer yaratmak adına talep edilmiyor. Bugünlük sorunu çözmek ve harcamak üzerine isteniyor. Yani harcayacaksınız, bitecek ve elinizde sadece borç kalırken, gelir kurgusu da oluşturmayacak.

Kumar masasında batmış birine kumarhanenin kredi açmasından farklı bir durum ortaya çıkmaz. Bu yüzden kredi mekanizmasının harekete geçmesini talep edenler, kredi yerine gelişmiş ekonomilerde olduğu gibi yarına taşınmayacak destekler istemelidir.

Kamu tarafından baktığınızda da, yarın bu haliyle zaten kamunun sırtına kalacak, ama psikolojik etkisi nedeniyle hasarı rakamın ötesine geçmesi kaçınılmaz olan bu maliyetin bugünden üstlenilmesi lazım.

Vatandaşa da reel sektöre de ama karşılıksız yardım, ama SGK primi ya da vergi gibi noktalarda muafiyetleri konuşur hale gelmemiz gerekir. Bunu bugünden yaparsanız, adınız sosyal devlet; koşullar değiştiğinde hasarı üstlenirseniz adınız batık ekonomi olur. Sizce hangisi daha akılcı?

Tüm yazılarını göster