Nazlı Nazlı Akan Tuna

Kadim Ülker Yazar ulusalkanaliletisim@gmail.com

Avusturya sağlık sisteminin sunduğu bir sağlık hizmetidir kür. Sigortalı sağlık nedenlerinden dolayı, ev doktorunun önerisi ile gerekli görüldüğü durumda, rahatsız olan sigortalı bir kaç haftalık süreliğine rehabilitasyona gönderilir. Kürde rahatsızlığa göre çeşitli tedaviler uygulanır.

Böylesi bir rehabilitasyon kuruna üç haftalığına ben de gönderildim. Koronalı dönemde maskeli, insanların birbirlerini uzaktan selamladığı, tedavilere ait hareketlerin mesafeli ve dar gruplarla yapılması rahatsız ediciydi.

Ancak tedavinin dışında insanın bir kaç hafta kendisiyle baş başa kalması güzel bir dinlence olmaktadır. Bulunduğum kur oteli Aşağı Avusturya eyaletinin şirin bir kasabasındaydı. Tuna Nehri’nin kenarında bulunan kasabanın Romalılardan kalma olduğu ufak tefek kalıntılardan anlaşılmaktaydı. Tuna, bölgede geniş tarım arazilerinin içinden acelesiz, nazlı nazlı ve süzülerek Karadeniz'e yol almaktadır. Nehir yatağı Bad Deutsch Altenburg’da oldukça geniş, genişlik iki yüz metreyi bulmakta ve suyu ise çok fazla. Nehir yatağı ileriki kasaba olan Hainburg’ta daha da genişlemekte ve bir göl gibi görünmekte.

Yoğun yağmurlardan dolayı bölgede ve başka yerlerde birkaç yıl su taşmaları olmuş. Bu taşmaların boyutunu ölçmek ve tarihe not düşmek için yüzyıllık nehir kenarında bir ağacın gövdesine şiltler çakılmış. Çakılan şilt suyun yüksekliğinin boyutunu ve senesini göstermektedir. Nehrin taşmasının en şiddetli olduğu yıl 2013 olmuş. Bu tarihi ağacın gövdesindeki şiltlere bakılırsa 2013 yılı dışında 1954, 1991 ve 2002 yıllarında nehirde ciddi su taşmaları yaşanmış. Bu durum ölümlere sebep olmuş ve ciddi maddi hasarlar vermiş. 2013 yılındaki suyun yüksekliğinin boyutu ile bilgi edinmek için şu anda bulunan su seviyesinin üzerine yedi sekiz metre daha yükselmesi biçiminde olmuş.

Kurda bulunduğum kasaba Bad Deutsch Altenburg, tarihi Carnuntum kasabası ile Hainburg arasında Romalılar tarafından kurulmuş bir kasabadır. Doğudan batıya doğru akan nehrin iki yakasında sebze ağırlıklı tarım yapılırken, biraz turizm ve bağcılık yapıldığını da gözlemlemek mümkün. Tarlalar kalemle çizilmiş sanki, tabak gibi dümdüz görünmektedir. İlaç niyetine taş görünmüyor. Nehrin akış yönünün sağında kalan Tuna havzasında sık ormanlar görülürken, bazı boşluklarda ağaçlandırma çalışmalarına gidilmiş. Orman içinde yer yer çok büyük derin göletler oluşmuş. Bu göletlerin bazılarının nehre su verdiği de görülmektedir. Üç hafta boyunca her gün terapi aralarında veya sonrasında çevreyi keşfetmeye çıktım. Sanki çevreyi daha çok tanımak istercesine her gün 10 ile 15 kilometre koşarak dolandım, durdum. Bu sürede çok çeşitli bitki ve kuş çeşidi gördüm. Bazı günlerde ise çevreyi koşarak keşfetmenin yanında bir de yürüyerek tanımaya çalıştım.

Bu yürüyüşlerde mutlaka birisi oldu yanımda. Koronalı günlerde herkesin birbirlerini uzaktan selamladığı günlerde, benimle gezilere eşlik edenlerle tanışmak da ilginç oldu. Çok fazla olmamakla beraber topu topu üç beş telefon konuşmam olmuştu ve Türkçe konuşmuştum. Telefon konuşma sonrasında iki Avusturyalı hanım birbirlerinden ayrı “Bu güzel dil hangi dildir” diye sormuşlardı. Güzel dilimiz insanlarla ilişki kurmama sebep olmuştu. Avusturya'nın Tirol eyaleti kökenli siyasi olarak da daha çok Yeşiller’in çeperinde olan ve ortak tanıdıklarımızın bulunduğu bu hanım ile çok çeşitli konularda konuştuk. Konuşurken hiç bir konuda “istemezsen yanıtlama” diye bir açıklama gereğini duymadı. “Kürt sorunu konusunda ne düşünürsün, bu soruma cevap vermek zorunda değilsin” onun sözleriydi. Vereceğim sorunun onun düşüncesine uygun düşmeyeceğinden dolayı şüphesiz bir çekincem olmadı. Anlattım düşüncemi. Burada sorusuna ek bir açıklama yapmak, aslında düşüncemin önemli olmadığını, ondan farklı düşünmüş olacağımı, bundan da korkmamam gerektiğini belirterek düşünceme baştan sansür koymak istediğini hissettim. Bu his Türkiye ilgili konuşmalarda hangi Avusturyalı ile konuşulursa hep vardır. Kendi düşüncelerini bizlerle konuşmadan empoze etmek ve düşüncelerini kabul ettirme tavrıdır.

Birkaç gün bölgeyi gezerken yörenin geçmişini hatırlıyoruz. Tuna Nehri’ni en nazlı aktığı ve nehir yatağının en geniş alana yayıldığı Hainburg kasabasında sadece tarihi bir kapı bulunmaktadır. Roma şehri denilmesine rağmen, yaklaşık 500 metre rakımlı bir dağın üzerinde kurulmuş kalenin dışında ve tarihi kapıdan başka bir kalıntı dikkat çekmektedir. O kapının duvarlarında ise “1687 yılında Türk katliamı” şildinden başka da bir açıklama bulunmamaktadır.

Halbuysaki bu kasabada 1984 yılında atom reaktörü planlanmış ve kurulmak istenmişti. O dönemde henüz örgütlü olmayan Avusturya'nın çevreci insanları Hainburg’da kurulmak istenen atom reaktörün inşa alanını işgal edip, reaktörün kurulmasına engel olmuşlardı. Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin tek başına iktidar olduğu dönemde atom reaktörüne karşı çıkanlarla, güvenlik güçleri arasında ciddi çatışmalar ve yaralanmalar olmuştu. Bu çevrecilerin önde gelenleri daha sonra Avusturya Yeşiller Partisi’ni kurdular. Protesto eyleminin önde gelen isimlerinden bayan Freda Meissner-Blau kurdukları Yeşiller Partisinin de başına geçmişti. Atom reaktörü bulunmayan Avusturya’da Hainburg ve Zwetendorf kasabalarında kurulmak istenen atom reaktörlerine engel olunarak Tuna havzasında çok çeşitli bitki ve hayvanların yaşam alanlarının korunması sağlanmış oldu. Ayrıca protesto eylemleri o günden 2019 Eylül seçimlerine kadar muhalefette kalan ve 29 Eylül 2019 genel seçiminden sonra kurulan hükümette koalisyon ortağı olan de Avusturya Yeşiller Partisini ülkenin siyasi hayatına sunmuş oldu.

Üç haftalık kür ile Avusturya’nın cennet köşelerinden birinde hem dinlendim, hem de Viyana’ya bir saat uzaklıkta olan o çevreyi tanıma şansını yakaladım.

Tüm yazılarını göster