Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu’nun Yeni Kitabı Çıktı! Milli Bağları Çözülen Toplumlar Direncini Kaybeder

Prof. Dr. Hatipoğlu, Türklerin uygarlık serüvenini, bilimsel verilerin ışığında ve tarih biliminin ciddiyeti ile yazdı. Kapakta da Pazırık kurganında bulunan 2300 yıllık Hun halısının temsil ettiği uygarlık mirası ve Türk yapımı uçak gemisi yer aldı.

Abone ol

Gökhan Dağtekin / Teori Dergisi Avrupa Temsilcisi

Adnan Menderes Üniversitesi Öğretim Üyesi, Sosyolog Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu'nun "Türklerin Uygarlık Serüveni-Orta Asya’dan Avrasya'ya" isimli yeni kitabı çıktı. Kaynak Yayınları'ndan basılan kitapta Prof. Dr. Hatipoğlu, Batı merkezli tarih tezlerinin dışına çıkarak uzak ve yakın geçmişten günümüze uzanan Türklerin uygarlık serüveni okura sunuyor. Aydınlık Avrupa'nın sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Hatipoğlu, milli kimliğin oluşması için tarih bilincinin önemli olduğu görüşünde.

"Maddi Temelden Koparak Tarihi Anlayamayız"

• Kitabınızı elimize aldığımızda tarihe kuramsal bir sistematikle yaklaştığınızı görüyoruz. Tarihsel gerçeklik ile teori ilişkisini siz nasıl kuruyorsunuz? Tarihe nasıl bir kuramsal kavrayışla yaklaşılmalı?

Ne yazık ki, sosyal bilimlerin tarih, antropoloji, sosyoloji ya da iktisat gibi hiçbir dalını ideolojik sınırlardan tam anlamıyla ayırmak pek mümkün değil. Tarih bilimi siyaset tarafından en fazla araçsallaştırmaya çalışılan disiplinlerin başında geliyor. Çünkü bütün siyasal güçler, bugünkü meşruiyetlerini, tarihin içinden çıkartıyorlar. Böylece tarih yazımı ideolojik çıkarlara uygunluk kavgasının sahnesi haline getiriliyor.

Tarih, olayların arka arkaya sıralanması değildir. Olan bitenin karmaşasını anlamlı hale getirebilmek teorinin varlığını gerektiriyor. Teori olmadan hiçbir bilim yapılamaz. Peki, tarihe nasıl bir teorik açıdan bakmak lazım? Birincisi, tarih, toplumsal olanın tarihidir. Siyasal olaylar ekonomik ve toplumsal süreçlerden kopuk şekilde cereyan etmezler. Bu nedenle tarih, siyasal olayların ve kişilerin resmi geçidi olarak ele alınamaz. Devletleri, olayları ve kişileri var eden toplumsal, sınıfsal, ekonomik vb. temelleri dikkate almayan bir tarih anlatısı, kolaylıkla ideolojik seçmeciliğe malzeme haline getirilebilir. Örneğin Avrupamerkezcilik, Batı'nın üstünlüğünü kapitalizmin doğuşundan, daha ileri bir üretim biçiminin feodal toplumların sahip olduğu uygarlık düzeyini aşan yeni bir uygarlık yarattığı gerçeğinden yani maddi temelinden kopartarak açıklamaya çalışır. Avrupa'nın üstünlüğünü kapitalizm ve sanayi toplumu gibi maddi kaynaklarından kopardığınızda, salt "Avrupalı" oldukları için üstün hale gelmişler, Asyalı halklar ırksal, kültürel, zihinsel nedenlerle geri kalmışlar gibi, tarih bilimi görüntüsü altında tarih dışı metafizik "açıklamalar" yaparsınız.

"Bilimin Sonuçları Evrenseldir, Gündemi İse Milli"

• Şöyle bir kanı oluşturulmaya çalışılıyor: "Nesnel tarih anlatımı milli bakışı reddeder." Sizin kitabınız ise milli bir tarih bilinci verme gayesini nesnel bir çalışma iddiasıyla birleştiriyor. Bir bilimsel çalışmanın milli ve aynı zamanda nesnel olması mümkün müdür?

Millet, bizim tercihlerimizle ilgili bir olgu değil. İnsan toplumları binlerce yıldır kendilerini toplumsal kurumlar yoluyla örgütlüyorlar. Çeşitli biçimleri var: Aile-akrabalık; din birliği yoluyla örgütlenme vb. gibi. Siyasal örgütlenme de bunlardan biri ve demokratik devrimler çağının başlamasına doğru giden süreçte insan toplumları kendilerini siyasal olarak "millet" adı verilen kendine özgü bir biçimde örgütlemeye başladılar. "Millet" tarihin belli bir aşamasında, belirli nesnel koşulların ürünü olarak ortaya çıktı. Türkler de, modern çağlarda dünya milletleri arasında kendi bağımsız ve egemen varlıklarını sürdürebilmek için, kaçınılmaz olarak kendilerini millet olarak yeniden örgütlemek zorundaydılar. Milleti var eden nesnel koşullar sürdüğü müddetçe, en ileri siyasal örgütlenme biçimi birbirimize milli bağlarla bağlanmak olacaktır. Aralarındaki milli bağlar çözülen veya hiç oluşturulamayan toplumlar, dinsel, mezhepsel, etnik, ailevi ve yerel bağlara doğru parçalandıkları için, bütün varlık iddialarını kaybederler. Ya asimile olma yoluna girer ya da millet olarak örgütlenmiş toplumların ekonomik-siyasal baskılarına direnemezler. Milletin tarihsel ve toplumsal koşullarla ilişkisini kurarak nesnel bir olgu olduğunu kavramayanlar, bilimsel bir çalışmanın milli bilince katkı yapmayı hedeflemesinde çelişki görebilirler. Son tahlilde, bilim tarihsel ve toplumsal koşulların üstünde konumlanan ve meleklerin cinsiyetini tartışan bir “ilahiyat” değildir. Bugünün meselelerini ele alır ve onları çözmeye çalışır. Bilimin sonuçları evrenseldir fakat gündemi ulusal (milli) olmak zorundadır.

"Batı'da Gelişen Kapitalizm ve Osmanlı"

• Batı’da kapitalizmin gelişmesiyle uygarlıklar arası güç dengeleri de değişmeye başladı. Sizin tarih tezinize göre Türk yöneticiler, aydınlar, egemen sınıflar buna nasıl “cevap” verdi?

Osmanlı Devleti, Batı karşısında üstünlüğünü kaybettiğini kesin olarak anladıktan sonra işi gücü bırakıp bu yenilginin nedenlerini anlamaya çalıştı. Fakat Batı’nın üstünlüğü basit bir teknik üstünlük değildi. Batı’da kapitalizm doğmuştu. Feodalizmden daha ileri ve üstün bir altyapı ortaya çıkmıştı. Feodalizmin sonu ufukta görünmüştü. Bugün bizler tarihi açıklarken sahip olduğumuz bilimsel birikim düzeyinden dolayı, Osmanlı’nın sonunun mukadder olduğunu anlayabiliyoruz. Fakat o zaman Osmanlı yönetici sınıflarının bunu anlama ve doğru müdahale etme şansı yoktu. Osmanlı yönetici seçkinlerinin zihin dünyaları, olan biteni anlamak için kullandıkları kavram haritaları, feodal toplumun ve uygarlığının içinden türetilmişti. Onlara başvurarak kapitalist uygarlığı açıklama şansı yoktu. Türklerin, bağımsızlığın ekonomik temelleri olduğunu kavramaları ve milli ekonomi yapmaları gerektiğini anlamaları için yaklaşık yüz yıllık bir sömürgeleşme deneyi yaşamaları gerekecekti.

"Küçük Amerika Süreci Devletsizleşmeyi Dayattı"

• Kitabınızda kapitalizmin Türklere dayattığı işbölümünü vurguluyorsunuz. Bu işbölümünü nasıl tarif edersiniz?

Immanuel Wallerstein’ın Modern Dünya-Sistemi teorisi, bu işbölümünü merkez, yarı-çevre ve çevre ülkeler kavramsallaştırması üzerinden açıklıyor. Merkez ülkeler uluslararası kapitalizmin (emperyalizm de diyebiliriz) kurallarını koyma imtiyazını ellerinde tutan ülkeler. Yarı-çevre ülkeler ise sistemi omuzlarında taşıyanlar. Sistem, çevre ülkelerin yarı-çevre haline gelmesine izin veriyor. Ama yarı-çevre ülkelerin merkez ülkeler ligine girmesine izin vermiyor. Sisteme girdiğinizde, bazı avantajlar kazanıyormuşsunuz gibi olsa da, son tahlilde “muasır medeniyetler seviyesine” erişme şansınızı sonsuza kadar kaybetmiş oluyorsunuz. Türkiye açısından durum tam olarak budur. Türkiye 1945’ten sonra Batı sisteminin sözde “güvenlik” şemsiyesinin kazançlarından yararlanmak adına, yakasını sistemin işbölümü dayatmasına kaptırdı. O andan itibaren sizin milli güvenliğiniz, küresel sistemin efendilerinin güvenliğine bağlandı. Özellikle SSCB’nin dağılmasından sonra, sistemin güvenliği ile Türkiye’nin milli güvenliği arasındaki yapısal çelişme giderek daha belirgin hale geldi. Batı sistemi, Türkiye’nin bölünmesine yol açacak roller dayatmaya başladı. Yani arkada kalan “Küçük Amerika” süreci boyunca uluslararası işbölümü sadece ekonomik kalkınmanın sınırlarını çizerek yarı-çevre konumuna çakılıp kalmamıza yol açmakla kalmadı, aynı zamanda Türkiye’ye devletsizleşmeyi ve milli çözülmeyi dayattı.

Evrensel Tarih İçerisinde Gelişen Türk Tarihi

• Tarih bir yanıyla sürekliliklerden, diğer yanıyla kopuşlardan oluşur. Siz Türk tarihindeki temel süreklilik öğelerini ve başlıca kopuşları nerede tespit ediyorsunuz?

Türk tarihi dünya tarihinin bir parçası. İnsanlığın en genel plandaki kırılma ve kopuşları Türk toplumunu da etkileyerek dönüştürmüş. Göçebe kabilelerin devletleşme süreci, özünde insanlığın Mezopotamya’da Sümerlerden başlayan uygarlığa sıçrama aşamasına tekabül ediyor. Devletli toplum haline gelmeye yani uygarlığa geçmeye başladıklarında Türkler, ulaştıkları yeni toplumsal aşamaya uygun din, hukuk ve siyaset kurumlarını benimsemeye başladılar. 18. yüzyılda Batı’dan başlayan modern uygarlığa geçiş aşaması da, kısa bir süre içinde Türkleri etkileyerek demokratik devrim sürecini başlattı. Tarım toplumu olmaktan sanayi toplumu olmaya doğru dönüşüm zorunluluğu, bütün kurumlarımızı değiştirerek toplumu yeniden örgütlemeyi gerektirdi. Şüphesiz büyük toplumsal değişme dönemleri onlarca, bazen yüzlerce yıla yayılarak gerçekleşiyor. Yeni toplumsal örgütlenmenin bütün kurum ve kurallarıyla yerleşmesine kadar geçen onlarca yıl içinde yaşayan kuşaklar, biraz aşılmakta olan toplumun, biraz yerleşmekte olan toplumun değerlerini aynı anda benimseyerek yaşıyorlar. Bu dönem boyunca olan biteni doğru anlamlandırmak düşünce ve bilim hayatının en önemli sorunu halini alıyor. Düşünce akımları, siyasal güçler ve bilimsel teoriler, hep büyük değişimin gerçek anlamını açıklama iddiasıyla ortaya çıkıyor ve rekabet ediyorlar. Bir zamanların “üç tarz-ı siyaset”in hiçbiri bugün bize Osmanlı-Türk toplumunun yaşadığı büyük dönüşümü açıklayabilmiş olarak görünmüyor. Ama 20. yüzyılın başında bunların her birinin ciddi taraftarları vardı.

"Milli Kimlik Saygı Görmenin Ön Koşulu"

• Kitabınızda özel olarak yurt dışındaki Türk gençlerinin tarih bilgisine ihtiyacına değiniyorsunuz. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Avrupa’da yaşayan Türk gençleri okullarda bulundukları ülkelerin milli tarih derslerini görüyorlar. Camilerde ise din eğitimi veriliyor. Dolayısıyla Türk tarihini hakkıyla öğrenebilecekleri kaynaklara erişmekte güçlük çekiyorlar. Oysa milli kimliğini bilen Türk gençleri, bulundukları ülkelerde her açıdan çok daha etkili olabilirler. Daha örgütlü davranabilir, demokratik sistem içinde bir baskı grubu olarak hareket edebilir ve o toplumla daha sağlıklı bir bütünleşme sağlayabilirler. Milli kimliği erozyona uğramış bir Türk gençliği, en temel hakkı olan saygı görme hakkını kaybedecektir. Oysa toplumsal bütünleşme karşılıklılık ilişkisi içeren bir süreçtir. Öz saygısı olmayanlar başkalarından saygı görmezler. Bu nedenle Avrupa’daki Türk gençliği ancak milli kimliğine sahip çıkma çerçevesinde kendisine sağlıklı bir gelecek inşa edebilir. Türkiye’nin Avrupa ülkeleri ile ilişkilerinde de ancak bu şekilde bir köprü rolü oynayabilir ve fayda sağlayabilir.

Kaynak Yayınları'nın Notu ve Teşekkür

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Kemalist eğitim anlayışının öncelik tanıdığı alanlardan biri Tarih dersleri olmuştu. Tarih, ulusal benliğin oluşturulması ve ulusal bilincin sağlanması için vazgeçilmez bir bilim dalıydı. Prof. Dr. Atakan Hatipoğlu’nun, Cumhuriyetimizin 100. yılına bir armağan olarak hazırladığı bu kitap, uzun yıllar önce filizlenen bu bilincin yeni ve çok doyurucu bir örneği. Batı merkezli tarih tezlerinin dışına çıkarak uzak ve yakın geçmişten günümüze uzanan Türklerin Uygarlık Serüveni, uygarlık sahnesine çıkıştan Orhun Yazıtları’na, Selçuklular ve Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet’e, emperyalizmin müdahaleleri ve “Küçük Amerika” sürecinden AK Parti politikalarına, 2023 Türkiye’sine açılan yelpazede, ayrıntılı bilgiler veriyor, doyurucu yorumlarda bulunuyor.

Hatipoğlu, kitabı hazırlarken izlediği yolu şöyle tarif ediyor:

"Türk gençlerinin Türk tarihi hakkındaki bilgileri kulaktan dolma ve yüzeysel olmanın ötesine varamıyor. Oysa tarih bilincinin milli kimliğin oluşumunu etkileyen en önemli faktörlerden biri olduğu bilinir. Bu nedenle kitapta, etnosantrizm tuzağına düşmeyen demokratik bir milli kültür bilincinin bireylerin kişilik bütünlüğüne ve dengeli gelişimine olumlu katkı yapacağı anlayışından hareket ettim."

Bu değerli eserin yayımlanmasına sundukları katkı dolayısıyla, Hollanda’dan Sayın Ahmet Korkmaz’a ve Sayın Yener Güneş’e teşekkürlerimizi iletiyoruz.

KİTAIB SATIN ALMAK İÇİN TIKLAYIN

Tuvaller Cumhuriyet'in 100. Yılına Özel Boyandı! Kültür Sanat 100 Yılın 100 Edebi Eseri Sergisi Rami'de! Kültür Sanat Atatürk'ün Gençlere Önerdiği Kitaplar! Kültür Sanat Pietro Canonica ve Atatürk Çalıştayı Yapıldı! Kültür Sanat